KATEGORİLER:

-------------------------------------------------------------------
Reaktif Arzunun Fasist Yapisi ve Kadinin Bastirilmasi Ile Iliskisi


 Raktif Arzunun Fasist Yapisi Ve Kadinin Bastirilmasi Ile Iliskisi

Rolando Perez

Son iki yüzyildir filozoflar ve pskologlar (Platon’u ilk psikolog olarak aliyorum.) bize arzunun yoksun oldugumuz seye karsi duydugumuz irrasyonel ve saplantisal bir istek oldugunu anlattilar. Ve bizler de itaatkar ögrenciler ve hem felsefe hem de psikolojinin tüketicileri olarakböylesine bir arzu fikrini sorgulamadan kabul ettik- ki bu görüs insanlarin hayatlarini kontrol etmek ve düzenlemek için (uygun oldugunu gördüklerinden) Platon’dan post-modern reklam teknolojilerine kadar kullanilagelmisti. Kisacasi, böyle bir arzu fikri fasist bir araca, baski için bir ingiliz anahtarina dönüstü. Aslinda o daha bu yüzyilin basinda Hitler’in “nihai çözüm”üne rehberlik etmisti. Hitler’in bütün yapmasi gereken Alman halkini arzuladiklarinin ve tabiki yoksun olduklarinin “temiz” bir Almanya –“yahudi pisliginden” arinmis- olduguna ikna etmekti.

Yine bu görüste üstü örtülü olan ve bizim için burada önemli olan sey, reaktif arzunun baskici niteligidir. Amacimiz dogrultusunda bizim burada üzerinde duracagimiz sey böyle bir arzu görüsünün Freud’un “penis kiskançligi” kavrami ve ünlü “oedipal kompleks” ile iliskili olarak ne rol oynadigi ve onun sert-baskici yapisi olacaktir.



Freud’un “penis kiskançligi” teorisine göre kiz çocuklari yaklasik olarak üç yaslarinda birseylerin “eksik” oldugunu far ederler. Ve bunun tam olarak ne oldugunun farkina varmalari da kendi genital organlarini karsi cinsinkilerle karsilastirmalariyla olur. Bunun sonucu olarak küçük kiz çocuklari hadim edildiklerini hissederler ve kendilerinde eksik olan, hadim edilmemis erkek çocuklarin sahip oldugu penisleri kiskanirlar. Onlar için klitorisleri sahip olmadiklari birseyin animsaticilarini temsil eder. Daha sonra bu kompleks yoluyla:

“penis için duyulan istegi, çocuk istegiyle yani normal bir kadin olmayla ya da nevroz gelistirmekle ya da erillik (maskülin) kompleksi olarak nitelenen bir karakter degisimi ile –eksikligin olmadigini inkar etmeye çabalayan bir karakter biçimi..”

Normallik ve anormalligin nasil tanimlandigina dikkat edelim. “Normal” bir kadin, penisi kiskandigi ve arzuladigi “gerçegini” kabul eden bir kadin olarak tanimlaniyor; öteki taraftan da “anormal kadin” penisten yoksun oldugu, penisi kiskandigi ve arzuladigi “gerçegini” kabul etmeyen kadin olarak tanimlaniyor.

Böylece kadinin ezilmesinin merkezinde reaktif arzuya dayali fallus-merkezci (phallocentric) bir dünya görüsünü buluruz. Bundan dolayi, dünyaya fallus merkezinde bakmayi reddeden her kadin nevrotik ya da çok hayalci kabul edilir.



Aristo’ya göre, Caroline Whitbeck’in de dikkat çektigi gibi, kadin pnuma (ruh,can) ve spermden (hayat-yaratan hareket ve güç) yoksun, eksik bir erkek olarak tanimlanir. “Aristotales’e göre kadinlar, diger türlerin disileri gibi, erkeklerden ya da diger türlerin erkeklerinden daha az özsel, hayati ya da ruhsal isiya sahiptir.” Dolayisiyla kadinda eksik olan ya da bulunmayan sey, erkegin sperminin dogasinda olan hareket ve süreçtir.



Yakinimizdaki çagdasimiz Jean-Paul Sartre’a dönersek: Sartre kadini belli bir eksiklik ya da yokluk baglaminda tanimlar. Kisaca kadini bir “oyuk” olarak tanimlar. Ve bunu söyle açiklar:

“Kadin cinselliginin müstehcenligi yarik olan herseyinkidir. Bütün oyuklar gibi, varligi çekici gelir. Kendince kadin, kendini nüfuz (içe girme) ve çözülme (sone erme) ile tam bir varlik olusa götürecek garip bedensel istekleri çeker. Tersine kadin kendi durumun bir çekicilik olarak algilar, çünkü bir oyuk biçimindedir. Adler kompleksinin gerçek kaynagi budur. Süphesiz ki onun cinselligi penisi yalayip yutan bir agizdir – kolaylikla hadim etme (kastrasyon) fikrine neden olabilecek bir olgudur.”



Satre’in bu tip tiksinme tabiriylekadin olarak tanimladigi bu açik oyuk, elbette doldurulmalidir. Kadinin yaradilisinda oyuk olarak var olan özün, içerigin yoklugu penis ile doldurulmalidir. – ya da Sartre’in Varlik Ve Hiçlik’te anlattigi gibi tikanmalidir:

“O halde oyuk fikri bir kazidir ve öyle bir sekilde bedenimin biçimi verilebilir ki, kendimi onun içine sikistirarak ve siki bir sekilde kendimi ona uydurup sigdirarak, dünyada var olan varligin tamligini saglamaya katkida bulunurum. Öyleyse bir oyugu tikamak aslen, varligin tamliginin olabilmesi için kendi bedenimi feda etmek anlamina gelir..”



Bu gelenege karsi en ilginç meydan okumayi Robin Morgan’in Özgürlügün Anatomisi kitabinda bulabiliriz. Morgan, Deleuze ve Guattari gibi gerçekligin moleküler düzeyine basvurur ve orada pasif kadin kavramsallastirmasina karsi koymak için gereken (Bergsoncu) yasamsalciligi bulur. Onun kuantum fizigine basvurmasi, yasamsalci bir dünya görüsüne ve dolayisiyla bir enerjiye –kadina, eyleme, harekete…- basvurmaktadir. Kara deliklerde enerji yoklugundan söz edemeyiz. Morgan’in belirttigi gibi kara delikler “uzak mesafedeki enerji yogun çopurlardan” meydana gelir ve onlarin emisleri yalnizca –bazen “beyaz delikler” adiyla anilan- yaratici enerjileri ile iliskili olarak anlasilabilir. Fizikçi söyle der:

“ Delikler parçalarin yoklugu degil, fakat isiktan hizli hareket eden parçaciklardir. Uçan anüsler, hizli vajinalar, fakat kastrasyon yoktur.”



Kadinin cinselligi psikanaliz tarafindan yerli yurtlulastirilir ve kendisi için bir yer –yani vajina- siniri çizilerek belirlenir: klitorisin yersiz-yurtsuzlastirilmis akislariyla, vajinanin yerli-yurtulastirilmis akislari arasina bir çizgi çekilir. Sonuçta klitorise “Girmek Yasaktir” tabelasi yerlestirilir. Bizim paranoyagimizin da –yani Sartre’in- tanimladigi gibi vajina bir mahfazaya, obur bir agiza, hirsiza, doldurulmasi gereken bir oyuga, sömürgelestirilecek bir yere dönüsür. Ve yalnizca oyuk “dolduruldugu” ve bu yer sömürgelestirildigi zaman, Kadin olarak Kadin, erkek için tanimlanmis olur.



Toplanin oglanlar ve kizlar. Hikaye zamani. Simdi dinleyin: Bir zamanlar antik Yunan’da Sofokles adinda bir oyun yazari vardi. Bu oyun yazari Kral Oedipus (Oedipus Rex) adinda bir oyun yazdi. Bundan 2000 yil sonra buradan uzak bir diyarda, Viyana’da yasayan Sigmung Freud adinda Alman bir psikiyatrist vardi. Freud bu küçük hos oyunu okudu ve aniden harikulade bir fikir geldi aklina. Kral Oedipus’a dayanan yeni bir cinsellik ve psikoloji kurami kuracakti. Ve ona yillara mal olmasina ragmen bunu yapti. Ona “Oedipus Kompleksi” adini verdi. Peki sonunda ne oldu biliyor musunuz? Herkesi küçük bir Oedipus’a çevirdi. Ve o zamanda beri herkes alt üst hayatlar sürdü.

Belki de Oedipus’la ilgili en ilginç sey, tutarli bir temelinin olmayisi ve bütünüyle gerçekten kopmus olmasidir. Oedipus kompleksi, mit ve temsil üzerine kurulmus bir kuramdir. Bütün yerlesik kodlari ve replikleriyle, ön provali antik tiyatrodan gelir. Fakat en rahatsiz edici olani sudur ki herkes ona inanmak durumundadir.



Freud hiçbir zaman üretimle ilgilenmedi. Onun tek istegi, ayni eski senaryoyu, ayni-eski sahnede yeniden-üretmekti. Ve hayatin her alaninda ayni yapiyi üretecek türden psikolojik üretimsel degismezligi Oedipus’ta buldu. Bu sekilde, her zaman bir noksanlik ve baba olacakti. “Freud, sanki yabanil üretim ve patlayici arzu dünyasindan kaçip, burada, antik Yunan tiyatrosu sayesinde bir klasik olmus küçük bir düzeni ne pahasina olursa olsun yeniden canlandirmak istiyor gibidir.”



Ve geriye su soru kalir: Neden kadinlar bu paranoyanin kurbani olsun? Neden kadinlarin arzu-üretimi göndergesellestirilsin ve bastirilsin? Belki de cevap çok basittir. Belki de Guattari’nin dedigi gibi Freud açikça “kadini küçümsedi”. Fakat her halükarda bizim için önemli olan sunu fark etmemizdir: Freud’da buldugumuz sey temsilden ve mitten baska bir sey degildir –sembolik bir düzen ve bir parça kastrasyon, penis kiskançligi, Oedipus ve fallus; bunlar sembolik bir kurgudan baska bir sey degildir.



Aklin evrensel yapisi iddiasi, hayati, zorunlu bir giris ve zorunlu bir sonucu olan bir hikayede oldugu gibi matematiksel, hesaplanabilir ve basit hale getirmek isteyen reaktif arzudan kaynaklanir. Bununla birlikte insanlar arasindaki iliski bundan daha zengindir. Insan çesidi kadar iliski çesidi vardir. Hatta oedipal iliskilerin varligini bile reddetmeyiz. Fakat Oedipus öncelikli degildir; o bütün iliskiler için evrensel Gönderge degildir.

Kadin hiçbir zaman babanin penisini arzulamadi, çünkü hiçbir zaman ondan yoksun degildi – kadinda noksan olan hiçbirsey yoktur. Bununla birlikte kadinin bir insan olarak (dilbilimsel ya da sembolik bir kategori olarak degil) daima arzuladigi sey, hayatini fallus-merkezci hiyerarsiye baglayan evrensel üretimsel Göndergenin ortadan kalmasidir.

Arzular ihtiyaçlardan beslenmez, aksine ihtiyaçlar arzudan türetilir: arzunun ürettigi gerçeklikte ortaya çikan ters tepmelerdir.

Bu Bati felsefe geleneginden birçogunun anlamadigi fakat kapitalizmin hep çok iyi anladigi seydir.

Reklamcilar her zaman nasil mit yaratacaklarini, insanlari bu mitlere nasil bagimli kilacaklarini ve insanlara nasil herseyden yoksun olduklarini ve elbette birseyleri arzuladiklarini hissettireceklerini bildiler. Aslinda onlar her zaman arzunun üretken oldugunu biliyorlardi. Bu yüzden hayatlari düzenlemede bu kadar basarili oldular. Kisacasi reklamcilar her zaman “noksanligin arzunun bir yan-etkisi oldugunu” ve bunun “dogal ve sosyal olan bir gerçek dahilinde öne sürüldügünü, dagitildigini ve kofullastirildigini” biliyorlardi.

“Simdi bayanlar, artik kocaniz için yaka kiri yok”

“Chanel No.5 parfüm kullanana kadar gerçek bir kadin degilsiniz.”

Böylece reaktif arzu “bir seylerden yoksun olmayadair duyulan asagilik korkusu” halini alir. Fakat ya hiçbirseyden yoksun degilseniz? Peki ya kadin psikiyatristine ne penisi kiskandigini ne de ondan yoksun oldugunu hissettigini söylerse? O zaman ne olur? Oedipus çöker ve psikanalistin fallusu kuruyup büzüsür. Tanrim biza yardim et. “Ne de olsa kadinin daima pasif oldugunu düsünürdük”

Bu görüse karsi çikan en önemli örnegi Bette Gordon’un variety filmindeki basrol oyuncusu Christine’de buluruz. Christine, dünyanin pornografik temsilini tersine çevirir: “kadinlari” gözlemleyen erkekleri gözlemleyen “davetsiz bir misafir” olur. Christine bir porno dükkanina girer ve oradaki mevcudiyetiyle kadinin pornografik temsilindeki gerçeklik biçimini yikar. Olamaz gerçek bir kadin! Ve erkekler yavasça dergileri raflarina geri koyarlar.

Christine, böylece yerlesik düzeni, psikanalistin ofisine ses kayit cihazi getiren birisinin yaptigi sekilde bozmus olur. Christine, göndergesellestirmeyi ve temsile dayanmayi reddeder: O, arzunun kendisi adina üretilmesine izin vermez; bunu yerine kendi arzusunu kendisi üretir. Bette Gordon’un bizi bilgilendirdigi gibi:

“Christine’in filmde hiçbir sekilde seks yaparken görüntüsü yoktur. O, konusarak ve dikizleyerek (çalistigi porno tiyatrosunun patronlarindan birini) seks yapar. Önce ekranda gördügünü anlatir daha sonra kendi arzusu tarafindan kurgulanan ve görmek istedigi seyi tarif ederek devam eder… Erkekleri susturan fantezilerden konusur: Erkekler onun kendi arzusunun ifade ediliyor olmasina katlanamazlar.”

Ve tabii ki, arzusunun aktif olmasina da katlanamazlar. Onlar kadin hakkinda konusmak istiyorlar, kadini söylemsel pratigin bir nesnesi haline getirmek istiyorlar; onun konusmasina izin vermeyi degil. Fakat Christine daha fazlasini biliyor, o kodlari nasil parçalayacagini biliyor. Oedipus’u nasil yokedecegini biliyor. Aktif, üretkendir ve hiçbirseyden yoksun degildir –bir seyden yoksunsa, bu yoksunluktur-, dünyayi yaratir. Erkek arkadasinin, Christine’in fantezilerinden tepesi atmistir ve içerisinde Oedipus gizlenmis, pusuya yatmistir. Son olarak Christine kadinin arzu akislarini özgürlestiren bir devrimci, bir isyankardir; çünkü aktif arzu her zaman devrimcidir.



Arzu için önceden belirlenmis bir rejim yoktur: Evet, o açik alanlari düsler ve yalnizca bu açik alanlarda özgürdür. Ne zaman ki arzu, yerli-yurtlulastirilir ve sinirlari çizilir, o zaman arzu Freud ve onun kadinin arzusunu yerl,-yurtlulastirmasi örneginde oldugu gibi baskici-zalimane olur. Kadin arzusunun hapishanesi fallus-merkezci hiyerarsik ailedir ve bu arzunun özgürlügü baska kadin ve erkeklerle kurulan rizomatik ve yatay iliskinin varliginda bulunur. Kadinin özgürlügünde ima olunan sey insanin özgürlügüdür –onsuz fasist-olmayan ya da anarsik bir yasam biçimi olasiligi sifirdir.

Peki nasil baslamaliyiz? Fallus-merkezciligin vahsetini nasil vahsi olmayan anarsik iliskilere dönüstürürüz? Bizim burada derdimiz herhangi bir hiyerarsik düzen yerine baska bir hiyararsik düzen koymak degil. Yani ilgilendigimiz sey ataerkillikten anaerkillige gitmek degil –geçici olarak bile olsa: Marx’in geçici proleterya diktatörlügü belleklerimizde canliligini koruyor.

“Kadin hareketi, diger hiyerarsik gruplarla çatisma içinde olan, merkezi otorite tarfindan yönetilen bir gruptan daha fazlasidir. Eger kadin hareketi bundan ibaret olsaydi, herseyi saran ataerkil “aile” içinde sadece bir alt grup olurdu. Bizim burada üzerinde durdugumuz sey, sinsel tanimlamayla insan irkinin yarisinin insan irkindan dislanmis olusudur” (Mary Daly)

Bu yüzden amacimiz, kelimelerden ziyade eylemlerle, anarsik tutumlarimizla yeni tanimlamalar yaratmak. Gösterene a priori bir gerçeklik oldugunu kabul etmiyoruz: Kelimeler ve de özellikle bazi kelimeler yerlesik bir göstergebilimsel düzenin içindeki ögelerden baska bir sey degildir. Dolayisiyla diger çogu feminist gibi burada tekrarliyoruz; “ebedi disi özü” diyebirsey yoktur. Bizler ilk anti-metafizikçilerdeniz.

“Kadin” ve “disi beden” terimleri…sabit herhangi bir sabit anlami olmayan…özgürce salinnan gösterenlerdir.

Özlere, nihai gerçeklige, Hakikat’e ya da dilin tanrisalligina inanmiyoruz (Gösterenin despotik dogasinin farkindayiz) Derrida gibi bildirme eklerinin diktatörlügünün farkindayiz: Kadin… pasiflik, noksanlik, yokluk, oyuk vb. degil…dir. Kadin olus”tur”, kadin süreç”tir”, kadin hareket”tir”… Bildirme ekleri daima despotiktir; varsayimi akislardan ve hareketten çok özlerdir, durumlardir. Insanlar basitçe “su” ya da “bu” degillerdir; insan iliskileri Oedipus ya da baska herhangi bir fasistik yapidan bagimsiz olarak tek boyutlu degildir. Hiyerarsik ayrim çizgisinin bir tarafinda ya da diger tarafinda yasanmis bir hayat zenginlikten yoksun bir hayattir. Mary Daly’nin dedigi gibi ancak sömürgelestirmekten vazgeçtigimiz ve insan iliskilerinin sinirinda yasadigimiz zaman baskaldirabiliriz.

Gerçek sinirda yasam (Daly’e göre) göstermelik çabalarin ve tümüyle mesgul olmalarin reddidir ve dolayisiyla gerçekten tehlikelidir.

Devlet ve diger baskici kurumlar, Marksistler, fanatikler vb. tarafindan degil herhangi bir hiyerarsiye uymayi reddeden insan tarafindan tehdit edilirler. Devleti ve diger hiyerarsik düzenleri politik olarak en çok tehdit eden eylem, baska bir hiyerarsik yapi kurmayi reddeden eylemdir, kendisinin kodlanmasina izin vermeyen eylemdir.

“Erkekleri hadim etmek istedigini söyle bize” diyorlar. “Istedigini yap, fakat seni görmemize izin ver, silahlarini göster bize, nerde durdugunu görmek istiyoruz”.

Peki ya belli “bir” konumunuz yoksa… ya hiyerarsik ayrim çizgisinin bu ya da öbür tarafinda konumlandirilmamiza izin vermiyorsak? O zaman ne olacak? Yerlesik düzen titremeye baslar.

Iste bu yüzden çalismanin basinda ben-öteki, özne-nesne ayrimlarina dayali iliski modellerini kabul etmedigimizi söylemistik. Ve ayrica Freud’a ve onun baskici-zalim üretimsel makinesine (Oedipus) böyle siddetli bir sekilde saldirmamizin nedeni de budur.

Yukarida önerdigimiz türden bir anarsik iliski örnegi bulabilmek içinbilim kurgu kitaplarina (bilim kurgu kitaplarina karsi bisey söylemiyoruz) bakmak zorunda olmamiz üzücüdür. Su an Ursula K. LeGuin’in Mülksüzler’ini düsünüyoruz. Bunun gelecekte olma olasiligi –kadinlarin (Ve diger bireylerin) baski altina alinmadigi anarsik bir dünya –çok mu az? Ya da bu kadar uzak olmak zorunda mi?

Sartre’a göre cehennem diger insanlardi. Çünkü o bütün insan iliskilerini güç ve hiyerarsi baglaminda görüyordu. Elbette ayni sey Freud için de geçerlidir. Freud o eski aile agacini korumakla ilgileniyordu: köke (Oedipus, Baba, Fallus) bagimli bütün o dallar (kizlar ve erkekler)

Biz bir alternatif olarak rizomu öneriyoruz: hiçbiri hiyararsik olmayan yatay baglanti çizgileri ve iliskiler. Insanlarin yalnizca dikey ya da güç baglaminda iliskileri olabilecegine inanmak için hiçbir neden yok. Bu “merkeziyetçi” Bati geleneginin bir baska mitidir. Eger birseyin merkezi yoksa, emin olun ki daima arka fonda –su ya da bu biçimde- o seyi evrensel bir yapinin içine katmayi bekleyen, hazir bir Oedipus vardir. “Herseyin kendi alani olmalidir. Eger kendi kendine oraya sigmazsa, biz sigdiririz.” Kadinlar falan filan “olmalidir ve erkekler falan filan “olmalidir”.

Sonuç olarak, bizim buradaki derdimiz süreçlerledir, oluslarla, hareketlerledir; hereketsizlikle yapiyla, kodla ya da Varlikla degil. Gördügünüz gibi Oedipal yapinin üretimsel degismezligi ve bunun kadinlar ve erkekler üzerine dayattigi arzu yapisi, psikanaliz ve psikanalistler Oedipus’un temsilcileri tarafindan uygulanan siddetin nedenidir.

Naomi Goldenberg’in söyledigi gibi, Oedipus bir “hapishanedir”. Kadin’in –ya da Erkek’in- özü olmadigi gibi aklin, iliskilerin, cinselligin vb. evrensel bir yapisi yoktur. Son olarak birlikte sunu söyleriz: biz olusuz… Kadin… Erkek… Hayvan… hepsi.






Rolando Perez’in Versus Kitap’tan çikan “Anarsi ve Sizoanaliz” kitabindan alintilanmistir.
Çeviri: Servan Adar Avsar