Feminist Elestiri Kurami
Berna Moran
Feminist Elestiri’nin çesitleri var. Kimi feministler Marksist elestiriyi, kimisi psikanalizi, kimisi yazara, kimisi okura dönük elestiriyi kendilerine örnek almislardir. Bundan ötürü Feminist Elestiri’nin hangi tür kuram altinda incelenmesi gerektigi tartisilabilir.
Feminist Elestiri 1960’larda Amerika’da, Ingiltere’de, Fransa’da toplumsal ve siyasal bir savasim olarak yeniden canlanan genel feminist hareketin edebiyat alanina da kaydirilmasi sonucu çikti ortaya. Deniyordu ki, edebiyat yapitlarina bakildiginda, yalniz gerçek yasamda degil romanlar da, siirlerde, oyunlarda kadinin asagilandigi, horlandigi ve böylece ataerkil düzenin bu yoldan da desteklenip sürdürüldügü görülür. Onun için feminist elestiri, edebiyat yapitlarinda kadina karsi bu tutumu ortaya koymak amaciyla basladi, ama kisa zamanda baska sorunlara da yöneldi. Ayrica Amerika, Fransa ve Ingiltere’de farkli sorunlarin vurgulandigini söyleyebiliriz. Amerika’da feminist yazinsal elestiri daha çok üniversitelerde, kadin ögretim üyelerinin elinde gelismis ve kadinin, okur ve yazar olarak yasantisina egilmistir. Fransa’daki feministler ise yapisalciliktan, Jacques Lacan’in psikanaliz kuramindan ve Jacques Derrida’dan yararlanarak daha soyut ve kuramsal çalismalara yönelmislerdir. Ingiltere’de ise feminist elestiri sosyalizmle bagintili olarak yürümüstür demek yanlis olmaz. Tabii bunlar, vurgulanan genel yaklasimlardir, kesin sinirlar oldugu anlamina gelmez. Zaten bizim de burada yapmak istedigimiz, feminist elestiriyi ülkelere göre degil, soruna yaklasimlar bakimindan ayirarak incelemek.
Feminist elestirmenlerin edebiyata iki ana yaklasimlari oldugunu söyleyebiliriz.
1. Okur olarak kadina yönelik.
2. Yazar olarak kadina yönelik.
Okur Olarak Kadina Yönelik Feminist Elestiri
Bu yöntem, okurun kadin olmasi halinde metnin farkli algilanacagi ilkesinden çikar yola. Çünkü metinde gözlem lenen cinsel ideoloji karsisinda bir kadinin tepkisi ile erkegin tepkisi ayni olamaz. Ne ki bu iddia her kadin okurun edebiyat yapitini bir kadin olarak okudugu anlamina gel mez, çünkü bu baglamda kadinlik biyolojik bir cins ayiri mina dayanmaz; sonradan, kültürle kazanilan belli bir kadinlik bilincine dayanir. Kadin olarak okumak için disi ol mak yeterli degildir, disiligin anlamini bilmek gerekir.
Okur olarak kadina yönelik elestiri yönteminin amaçlarini söyle özetleyebiliriz: Erkek yazarlarin yapitlarina kadin okur gözüyle bakarak bu yapitlarda sergilenen cinsel ideolojiyi, kadin imgelerini, klise kadin tiplerini saptamak ve bunlarin feminist açidan yorumunu ve elestirisini yapmak.
Bu tür elestirinin ilk örneklerini Simone de Beauvior’un La Deuxiéme Sex (1949) adli yapitinda buluyoruz. Feminist hareketin çok sey borçlu oldugu ve Türkçeye Kadin basligi altinda çevrilen bu kitapta Simone de Beauvoir Marksçi bir yaklasimla ataerkil toplumu elestirirken Stendhal, D.H. Lawrence, Montherlant, Clodel, Breton gibi erkek yazarlarda kadinin konumunu da incelemis ve bu kültürün içinde kadinin dislandigini, marjinal konuma itildigini göstermistir. Marksçi terminolojiyle ifade edecek olursak diyebiliriz ki, Simone de Beauvoir kadinin politik ve ekonomik alanda ezilmesini bir alt-yapi, kadini asagilayan ve edebiyati da bu durumu yansitan bir üst-yapi olarak saptamaktadir.
Bununla birlikte, “okur olarak kadina yönelik elestiri” sonra, Kate Millet’in büyük yankilar uyandiran Cinsel. (1969) adli yapitiyla bir elestiri yöntemi olarak sekillenmis ve yerlesmistir. Gerçek yasamda kadinin ezilisi ve asagilanisinin, erkeklerin yazdigi romanlara da yan idigini kanitlamaya çalisan bu kitap üç ana kisimdan olusur: .1. “Cinsel Politika”, 2. “Tarihsel Gelisimi”, 3. “Edebiyattaki Yansimadan Örnekler”.
Birinci kisimda Millet ataerkil toplumda kadini baski altinda tutmak için basvurulan “politika”yi incelemekte,Ikinci kisimda cinsel devrimin tarihsel gelisimini ele almak a üçüncü kisimda da örnek olarak seçtigi dört yazarin (D.Lawrence, Henry Miller, Norman Mailer, Jean Genet) romanlarinda kadina ne gözle bakildigini, nasil asagilandigini göstererek ataerkil düzen hakkindaki iddialarini pekistirmektedir.
“Cinsellik politik nitelik tasiyan bir siniflama”dir ve bu politika bir cinsin öbür cinse egemen olmak için kullandigi yollari ifade eder diyor Millet. Ataerkil düzende kadin baski altindadir, çünkü güç saglayan tüm kurumlar (ordu, üniversite, sanayi, finans vb.) erkeklerin denetimindedir. Cinsler arasinda toplumsal ve kisisel güç iliskilerine isik tutmak isteyen Millet, romanlari da, cinsel politikayi nasil yansittiklarini açiklamak için inceler. Seçtigi parçalarda yazarin cinsel ideolojisini belirtmek için, romanda sergilenen cinsel tutumlari, inançlari, kadina karsi alinan tavri irdeler ve kanitlamaya çalisir ki, bütün bu konularda hep erkegin üstünlügüdür vurgulanan.
Edebiyat yapitlarindaki kadin karakterlere yönelik elestirinin ortaya çikardigi gerçeklerden biri de erkek yazarlarin yarattigi klise iki karsit tipin varligidir. The Mad Woman in the Attic adli üç ciltlik yapitin yazarlari Sandra M. Gilbert ve Suzan Gubar bu konu üzerinde uzunca durur ve “evdeki melek” ile “canavar” adini verdikleri bu kuse uç tiplerin özelliklerini, kaynaklarini gösterirler. “Evdeki melek” tipi ataerkil toplumda erkegin kafasinda ideal olarak yasattigi kadin tipidir ve erdemleri arasinda namusluluk, alçakgönüllülük, uysallik, masumiyet basta gelenlerdir.
Gilbert ve Gubar bu imgenin, orta çaglarda, Bakire Meryem’in saflik imgesiyle beslendigini, sonra Dante, Milton ve Goethe’den geçerek 19. yüzyilda dinsel hüviyetini birakip “evdeki melek” tipine dönüstügünü söylüyor ve Ingiliz yazarlarindan örnekler vererek 18. ve 19. yüzyillarda kadinlara nasil bir kisilik ve görevin uygun görüldügünü belirtiyorlar. Bu melek kadin ayrica erkegini mutlu etmenin görevi oldugunu bilecek ve kendini evine, kocasina, çocuklarina adayacaktir. Karsit uçta, bagimsizligina düskün, çikarini kollayan, er keklerin kendisine biçtigi kisiligi kabullenmeyen ve bun dan ötürü erkekleri ürküten “canavar” tipi yer alir. Gilbert ve Gubar yine edebiyat yapitlarindan seçtikleri kadin karakterlerle örneklendiriyorlar bu tipi.
Melek ve canavar tiplerini Türk edebiyatinda da saptamak olanaklidir elbet. Baska bir yazimda göstermeye çalis tigim gibi Tanzimat’in ilk romanlarinda karsit iki kadin tipi vardi. Benim “Kurban” ve “Ölümcül Kadin” dedigim bu tipler Gilbert ve Gubar’in melek ve canavar tiplerinin özelliklerini tasirlar. Kurban tipi masum, namuslu, yumusak basli, uysal ve kendini erkegini mutlu etmeye adayan genç kiz ya da kadin olarak çizilmistir romanlarda. Semsettin Sami’nin “Taassuk-i Talat ve Fitnat” adli romaninin kahramani Fitnat, Namik Kemal’in “lntibah”indaki Dilasup, Ahmet Mithat’in “Felütun Bey ile Rakim Efendi”sindeki Canan, Sami Pasazade Sezai’nin “Sergüzest”indeki Dilber, erkek yazarlarin ideallerindeki melek huylu, güzel ve erkek egemenligini severek kabullenmis kadinlardir. Tanzimat romancilarinin isledigi karsit tip, ölümcül kadin ise, erkegin egemen oldugu toplumda, otoriteye baskaldiran bagimsiz kadini temsil ettigi için melek degil, bir seytan olarak sunu lur okura. Hile, yalan, entrika, cinayet onun silahlaridir. Intibah’taki Mehpeyker’i, Zehra’sini, “Yer yüzünde Bir Melek”teki Arife’yi bu tipin örnekleri arasinda sayabiliriz.
Edebiyat yapitlarinda böyle klise kadin tipleri çizilmesinin anlami ve önemi nedir? Feministler, bu iste, kadinlarin oyuna getirildigi kanisindadirlar ve oynanan oyunu sergilemek için, disilik ve kadinlik kavramlarini ayirmakla ise baslarlar. Disilik kavrami cins ayriliginin biyolojik yönünü, kadinlik ise toplumsal ve kültürel normlarin belirledigi davranis biçimlerini gösterir. Disilik dogaldir ve dogustandir, kadinlik ise egitim ve terbiye sonucu sonradan kazani lir. Ataerkil oyun bu kavramlari özdeslestirmekle oynanir. Erkekler islerine gelen kadinlik tanimini bütün disilerin tanimi olarak ileri sürerler. Toril Moi’nin sözleriyle “bu perspektiften bakildiginda, ataerkil baski, birtakim toplumsal ölçütlerin, tüm disiler için geçerli oldugunu söylemekle saglanir. Çünkü böylece, seçilen kadinlik ölçütlerinin dogal olduguna inanmamiz gerekecektir.” Bu ölçütleri reddeden kadin da hem dogaya ters düsmüs olacak, hem de kadin sa yilmayacaktir. Yani Toril Moi’nin dedigi gibi ataerkil düsün ce, disiligin, kadinlik denen bir özü oldugu inancini yarat maya çalismaktadir. Bu öz, yukarida saydigimiz, uysallik, alçakgönüllülük, masumiyet gibi niteliklerden olusur.
Görüldügü gibi feminist elestirinin bu ilk evresinde er keklerin yazdigi yapitlara, daha çok ideolojik bir tutumla egilinir ve bu yapitlarda görülen kadin düsmanligi, kadin sömürüsü belirtilir; kadin tipleri arastirilir ve edebiyattaki kadinin durumuyla ataerkil toplumdaki kadinin durumu arasindaki ilintiye dikkat çekilir. Böyle bir elestiri, dogal olarak, erkeklerin kadina bakisini, onun hakkinda düsün düklerini, onun degerlendirilisini ortaya çikarir, ama edebi yatta yazar olarak kadin konusunu aydinlatmaz. Bu tür arastirmayi feminist elestirinin ikinci evresinde buluruz.
Yazar Olarak Kadina Yönelik Feminist Elestiri
Bu tür elestiriyi de ikiye ayirmakta yarar var, çünkü amaç bakimindan farkli iki yaklasim görülüyor. Birincisi edebiyat tarihindeki kadin yazarlari incelemekte, ikincisi yeni bir kadin söyleminin olanaklarini arastirmakta. Birinciyle baslayalim. Yazar olarak kadina dönük bu tür elestirinin de çesitli sorunlarla ugrastigini söylemeye gerek yok. Kadin yazarlarin erkeklerinkinden ayri, kendilerine özgü bir edebiyati var midir? Varsa, bir gelisme göstererek evrelere ayrilir mi? Kadin yazarlar arasinda, tema, olay örgüsü, karakterler bakimindan ortak özellikler saptanabilir mi? Bunlarin ataerkil düzenin yarattigi kosullarla ilintisi nedir?
Yazar olarak kadina dönük elestirinin ilk örnegini A Room of One’s Own (1924) kitabiyla Virginia Woolf vermis sayilirsa da, kadini yazar olarak ele alan Feminist Elestiri, bir yöntem olarak ancak elli yil kadar sonra, 1975-1980 yillari arasinda art arda yayinlanan incelemelerle kabul ettirmistir kendini. Belli baslilari arasinda su eserler anilir: Janet Kaplan Feminirie Consciousness in the British Modern Novel (1975); Ellen Moers, Literary, Women (1976); Elaine Showalter, A Literature of Their Own (1977); Gilbert and Gubar, The Mad Woman in the Attic (1979).
Su görüsten yola çikar bu elestirmenler: kadin yazarlarin ayri bir gelenegi vardir, çünkü tarihte kadinlar ayni türden baskilara maruz kalmislardir. Bu durumda kadin yazarlarin dünyayi ve yasami, erkeklerden farkli sekilde algilamalari dogaldir, ama bu farklilik biyolojik bir ayrimdan kaynaklanmaz. Kadinlarin, toplumda ugradiklari ayni türden bas kilarin yarattigi bir sonuçtur. Kadinlar toplum içinde bir alt-kültür olustururlar ve bundan ötürü kadin yazarlarin romanlarinda dile getirdikleri yasantilar, sergiledikleri davranislar ve savunduklari degerler arasinda bir birlik, en azindan bir benzerlik vardir.
Birinci evrede (1840-1880) kadin yazarlar erkek yazarlari taklit ederler; onlarin kadin tabiati hakkindaki görüslerini, varsayimlarini kabullenerek yazarlar, yani erkek kültürü içinde onlarla yarisir, giderek takma erkek adlari kullanmayi yeglerler.
1880-1920 yillari arasina düsen ikinci evrede kadin ya zarlar artik erkeklere öykünmezler, bilinçli olarak erkek geleneginden ayrilirlar ve feminist bir tavirla kadinlarin ugra diklari haksizliklari dile getirirler. Bir karsi çikis, bir protesto dönemidir bu.
1920’den beri süregelen üçüncü evre, kadinlarin taklidi de protestoyu da bir yana birakarak kadina özgü sanatin kaynagi olarak kadin yasantisina egildikleri, kadinlara özgü bir estetigi arastirdiklari evredir.
Yazar olarak kadina egilen elestiriye bir baska örnek yukarida sözünü ettigimiz The Mad Woman in the Attic adli yapittir. Birinci ciltte 19. yüzyilin Jane Austen, Mary Shelley, Charlotte Bronte, George Eliot, Elizabeth Barret Browning ve Christina Rosetti gibi romanci ve sairlerini seçerek inceleyen Gilbert ve Gubar, kadin yazarlarin ataerkil bir toplumda karsilastiklari zorluklari, baskilari ve bunlara karsi örtülü bir biçimde tepki gösterirlerken nasil bir strateji kullandiklarini ortaya koymaya çalisirlar.
Gilbert ve Gubar ilk önce kadin yazarlarin romanlarini nasil ters bir ortamda yazmak zorunda kaldiklarina dikkati çekiyorlar. Bu ortam terstir, çünkü yazarligin bir erkek isi oldugu ve kadinin elinin hamuruyla bu ise burnunu sok mamasi gerektigi inanci çok yaygindir. Neden erkek isi? Çünkü yaratma erkege vergidir. God The Father (Allah baba) nasil evreni yaratmis ve Doga Kitabi’ni yazmissa erkek de bir baba gibi yapitini meydana getirir. Yani erkek, penisiyle çocuk yarattigi gibi kalemiyle de sanat yapiti üretir.
“Bundan ataerkil Bati kültüründe metnin yazari bir baba, bir ata, hayat verici estetik bir patriarktir; kalemi penisi gibi dogurtucu gücün bir aracidir.” Öyleyse kadinin eline kalem almasi yalnizca yakisiksiz bir davranis degil, adeta dogaya karsi bir suç, bir yerini bilmeme örnegidir. Bir küstahliktir en azindan.
Türk edebiyatinda bu konu arastirilmis degil, ama kadinin yazarliga soyunmasina karsi duyulan tepkiye ilginç bir örnek gösterebiliriz. Peyami Safa’nin “Bir Tereddütün Romani “ndaki bas kisi Peyami Safa’yi temsil eden bir romancidir ve Pirandello’yü çevirmekte olan Vildan ile tartisirlarken aralarinda geçen asagidaki konusmada romanci Vildan’i söyle suçlamaktadir:
“Kadinin ebediyeti zekasinda degil, rahmindedir. Yeni kadin, yaraticiligin merkezini sasirmistir. Senin ümitsizligin buradan geliyor. Pirandello mütercimi olarak degil, bir çocuk anasi olarak ebedilesebilirsin.
— Ya erkek?
— Onlarin içinde de yaratmak için ruh sancisi çe kenler müstesna, baba olmayanlar ana olmayanlar dan farksizdir.”
Peyami Safa’nin bu konuda ne düsündügü açik. Erkek ya baba olmali, yani penisiyle çocuk yapmali, ya da sanatçi ol mali ve dogum sancisi gibi “ruh sancisi” çekerek kalemiyle yaratmalidir. Baska bir deyisle erkek ister penisi ile ister kalemiyle yaratabilir ve her iki sikta da görevini yerine getirmis olur. Kadinin görevi ise dogurmak, ana olmaktir.
Gilbert ve Gubar’a göre Ingiltere’deki kosullar altinda eli ne kalemi almak bir kadin için psikolojik olarak çok zor bir seydi. “Evdeki melek” rolünü birakirken, duyacagi yetersiz lik korkusunun, asagilik duygusunun ve yasak bölgeye tecavüz kaygisinin kadinda bir yazarlik bunalimina yol açma si dogaldi. On dokuzuncu yüzyil boyunca kadin romancilar bu olumsuz kosullarin dogurdugu öfke içinde yazdilar, ama zamanla bunalimi asmayi, ataerkil düsüncenin kendilerine uygun gördügü rolü reddederek kadinlara özgü bir roman gelenegi olusturmayi basardilar.
Bu gelenekte, kadin yazarlarin ataerkil toplumda yazabilmek için birtakim stratejiler gelistirdiklerini saptayabiliriz diyor Gilbert ve Gubar. Bir kere yapitin asik olan ve yüzeyde görülen anlaminin altinda, toplumda pek iyi karsilanmayacak kadinca yönünü meydana getiren derin bir an lam gizlenmistir. Romancilar ataerkil düzene duyduklari is yani açikça degil de kaçik bir kadin karakter araciligiyla dile getirirler. Bir yanda yapitin kadin kahramani melek prototipini temsil ederken, deli kadin “canavar” prototipine uyar ve aslinda bu ikisi yazarin bölünmüs kisiligini, iki ben’ini dramatize ederler. Çünkü yazar kadin, gerçekte ne oldugu ile ne olmasi istendigi arasindaki bölünmüslügü yasamaktadir ve yapitin karakterleri bu yasantiyi sergilerler. Gilbert ve Gubar’in kitabindan su sonuç çikar: 19. yüzyil kadin romancilarin yapitlarinda ortak temalar, ortak örün tüler gözlemlenir, çünkü hepsinde ortak feminist bir öfke, bir hinç vardir. Bu hinç yine benzer stratejiler yoluyla gizle nir ama örtük bir biçimde dile getirilir.
Yazar olarak kadina dönük elestirinin kadin söylemine egi len ve sorunu daha kuramsal düzeyde ele alan baska bir tü- tü oldugunu söylemistik. Daha çok Fransa’da gelisen ve c riture ftrninine olarak tanimlanan kadin söylemine yönelik bu çalismalari yürüten Héléna Cixous, Luce Irigaray, Julia Kristeva, Monique Wittig gibi feministler, kuramlarini psikanaliz, dilbilim ve biyoloji gibi bir bilim dali üzerine temellendirmeyi denerler ve özellikle Derrida ’ya ve Lacan ’a yaslanirlar. Bu kuramcilar amaci ne erkeklerin yazdigi edebiyat yapitlarinda kadini küçülten, asagilayan seksist tutu mu ortaya çikartmak, ne de kadin yazarlarin tarihini arastirmak, yapitlarini incelemektir. Amaç, kadinligin (biyolojik anlamda) kadin söylemiyle bagintisini, kadina özgü söylemin özelliklerini belirlemektir. Baska bir deyisle, kadinligin kuramini olusturmaktir amaç.
Bu kuramcilarin kadin söylemini bu denli önemli saymalarinin nedeni, kadin için baskici olan, onlari ezen Bati kül türünün dil ile olan bagintisidir. Erkegin üstün ve merkez oldugu varsayimina dayanan bu kültürde erkegin bu konu munu destekleyen yalnizca din ve felsefe degil, ayni zaman da dil olmustur. Bundan ötürü erkeklerin egemenligini sag lamaya uygun bu dile karsi savasmak, onun egemenligini kirmak ve yerine kadinliga dayanan bir dil, bir écriture féminine yaratmak gerekir. Gerçi adi geçen Fransiz kuramcilari kadin söylemi hakkinda tam bir fikir birligi içinde degildirler, ama burada hepsinin görüsünden ayri ayri söz edemeyecegimize göre, yalnizca en önemlilerinden Cixous’un kuramina deginmekle yetinecegiz.
Yapitlarini 1970’lerde veren Hélène Cixous ataerkil Bati kültürünün diline saldirmak için Derrida’dan yola çikar, çünkü bildigimiz gibi Derrida da Bati felsefesi ve kültürü nün temelinde logocenirism (sözmerkezlilik) dedigi, dil ile ilgihi yanlis bir görünüsün yattigini söyler.
Cixous, bati düsününün bir yanilgiyi açiga vuran bu dil anlayisi yerine, logocentric olmayan bir kadin söylemi olus turmaya çalisir. Ne ki Bati kültürü yalnizca sözmerkezlilik (logocentrism) ile nitelenmis degildir, ayni zamanda phallo centric’dir, yani fallusu gücün simgesi olarak gören fallus merkezci bir kültürdür. Ve bu kültürün dilinde, fallusmer kezcilik, en açik sekilde ikili karsitliklarda gösterir kendini.
Cixous açisindan Derrida’nin felsefesinde asil önemli olan konu da bu ikili karsitliklar konusudur. Bati düsü nünde degerler sistemi, dilde, ikili karsitliklarda bulur ifa desini. Ve Derrida’nin isaret ettigi gibi, yerlesmis, gelenek sel degerlendirmede üstün bilinen, karsitligin ilk terimidir. Sözgelimi doga-kültür, form-madde, ruh-beden, yasam- ölüm, erkek-kadin gibi ikili karsitliklarda birinci terim ikincisine üstün sayilir. Ikincisi birincisine oranla kusurlu olani, eksik olani, birincinin bozulmus seklini ifade eder. Buna karsilik Derrida kavramlarda görülen bu deger hiyerarsisinin ideolojik sistemin ürünü oldugunu ve kendi “yapi-sökücü” yöntemiyle, zor da olsa ortadan kaldirilabilecegi kanisindadir.
Cixous da, Bati kültürünün dayandigi bu ikili karsitliklarin temelinde, etken-edilgen karsiligiyla eslestirilen erkek- kadin karsitliginin yattigi kanisindadir ve Derrida’nin yaptigi gibi ikili karsitliklarin içerdigi hiyerarsiyi ve özellikle erkek-kadin hiyerarsisini yikmaya çalisir. Çünkü bu ideolojik bir degerlendirmedir ve asla gerçegi yansitmaz.
Tüm ataerkil toplumlarda üstün degerler erkege, asagi degerler kadina özgüdür. Dinsel kitaplara bakarsak Tanri ilk önce erkegi, sonra onun kaburga kemiginden kadini yaratir. Mitolojide Zeus bas Tanri’dir, esleri olan Tanriçalar o denli önemli degildir. Erkek etkendir, kadin edilgen. Erkek kuvvetlidir, kadin zayif. Erkekte akil, kadinda duygu egemendir. (Kadinin saçi uzun, akli kisadir.) Erkek dürüst, kadin kanciktir. (Tevfik Fikret’in deyisiyle “deniz kadin gibidir, hiç inanmak olmaz ha”.) Freud’a göre erkek organi penis, kadinlarin klitorisinden üstün bir organdir. Norm penistir, klitoris bir eksikliktir, normdan düsüstür. Bundan ötürü Freud’un psikanaliz kuraminda erkegin kadina üstün oldugu sonucu çikarilmistir.
Surasi açik ki, erkek-kadin karsitligi hep erkegin üstünlügünü belirten bir deger hiyerarsisini yansittigi için phallo centric bir ideolojinin göstergesidir. Bundan ötürü, Derrida Bati kültürü sistemini tanimlamak üzere, logocentrism ve phallocentrism terimlerini birlestirir ve phallogocentrism kavrami altinda toplar.
Cixous da kadinlarin ezilmesine ve susturulmasina hiz met eden bu kültür sistemini yikacak kadinca bir dile gereksinim oldugu inancindadir. Bu nedenden ötürü Derrida’nin kuramini benimser ve sözünü ettigimiz diger Fransiz feministleri gibi phallogocentric olmayan bir dil arar. Nasil bir dil olmalidir bu alternatif dil? Nerden kaynaklanacaktir?
Héléne Cixous, Luce Irigaray, Julia Kristeva’nin önerdikleri kadinca dil, ataerkilce dili yikmayi hedefleyen, ikili karsitliklar mantigina yer vermeyen, bir baskaldiri dili olacaktir. Baska bir söyleyisle, Derrida’nin sözmerkezci metinlerde buldugu yanilgiya düsmeyen, yenilikçi diyebilecegimiz, yazinsal ya da siirsel özellikler tasiyan, difftrance’in bilincinde olan bir dil. Feministler bu özellikleri dil kurallarina aldirmayan kimi erkek yazarlarda da bulabilecegimizi söylüyorlar. Çünkü önemli olan yazarin cinsiyeti degil, metnin dili. Bu baglamda Kristeva’nin adlarini andiklari arasinda S. Mallarm J. Joyce’un, A. Artaud’nun adlarina rastliyoruz örnegin. Bununla birlikte feministler, kadinlarin bu dili yaratmaya daha yatkin olduklari kanisindadirlar.
Gerçi Cixous yazilarinda ritmik, imgeli, adeta siirsel bir dil kullanarak amacini gerçeklestirmeye çalisir, ama criture feminine sorunu henüz çözümlenmis sayilmaz.
Söylediklerimizi son bir kez toparlayacak olursak diyebiliriz ki feminist hareketin bir parçasi olarak 1960’lardan bu yana gelisen feminist elestiri, erkek yazarlarin eserlerinde kadina karsi takinilan tavri meydana koymakla ise basla mis, daha sonra kadin yazarlara yönelmis, onlarin eserlerindeki özellikleri saptamis ve edebiyat tarihinde de kadin yazarlarin ayri bir gelenek olusturduklarini kanitlamaya çalismistir. Ve nihayet, ataerkil düzende dilin de kadini asagi lama ve ezme araci oldugunu belirterek kadin söylemi sorununu gündeme getirmistir.
Edebiyat Kuramlari ve Elestiri-Berna Moran –Iletisim Yayinlari.
felsefe ekibinden alintidir.
|