KATEGORİLER:

-------------------------------------------------------------------
Görünmez Flaneur


 Görünmez Flaneur

Yazan: Elizabeth Wilson

Çeviri: Aksu Bora
Filiz Çulha


Kadinlarla sehirlerin iliskisi, yenilikçileri ve insanseverleri uzun süre mesgul etti.1 Son yillarda, bu ilgi tersine döndü: Çalisan siniftan kadinlari denetleme yolundaki Viktoryen kararlilik, yerini kadinlarin sehrin sokaklarinda güven içinde ve rahat olmalari konusundaki feminist ilgiyle yer degistirdi. Fakat ister kadinlar sehir için, ister sehir, kadinlar için bir sorun sayilsin, bu iliski pek çok zorluk tasiyor. Sanayi devriminden sonra kamusal alan/özel alan ayriminin belirginlesmesiyle birlikte, sokaklarda ve eglence yerlerinde kadinlarin varligi, büyük bir huzursuzluga ve bir yigin ahlâki ve düzenleyici söyleme neden oldu. Aslinda, kadinlarin sehirdeki encamlari ve konumlari, daha genel bir uyari ve politik alana kadar uzanan huzursuzlugun özel bir biçimiydi. Bazilarinin -özelikle liberallerin- heyecanli ve iyimser bir tepki gösterdikleri dogrudur. Genellikle geçimini sanayiden saglayan bu insanlarin çogu, pek de sasirtici olmayan biçimde, bu gelismeyi sevinçle karsiladilar: yeni girisimciler, yükselen burjuvazi. Onlar için sehirler -bütün büyük sehirler ve metropoller- daha önce olmadigi biçimde, pek çok hareket ve servet imkani sagliyordu. Tüketim toplumunun öngörülemeyen sekilde gelisimi, ilerleme, refah ve daha egitimli ve uygar bir toplum için yaratilan firsatlari temsil ediyordu.2

Politik yelpazenin öteki ucunda, sehirlesme pek de sevinçle karsilanmiyordu. Solda, Engels, yalnizca çogunlugun yasamak zorunda oldugu varoslarin ve fabrikalarin kötü kosullarini elestirmekle yetinmiyor, birbirlerini tanimayan insanlardan olusan kalabaliklarin bir örnekligine ve bencilligine de karsi çikiyordu. “Dogal düzen” varsayiminin aksine, insanlararasi etkilesimin sehre özgü yeni biçimlerinde, “igrenç bir seyler, insanin dogasina aykiri bir seyler” vardi. Sehir hayati, “kaba kayitsizligi, herkesin kendi çikarlari içinde yalitilmasini” tesvik etti.3 Ütopik sosyalist William Morris, sanayi kentlerinin pisligi ve yoksullugundan nefret ediyor, kasaba zanaatina ve hayat tarzina geri dönüsü savunuyordu - kadinlarin bir kez daha ev hayatinin güvenligi içinde olabilecekleri bir hayata.4 Morris, solda -özellikle erkekler arasinda- hâlâ çok popüler, sol tandansli sehirlesme karsiti romantik bir akim olarak elestirilmeden kaldi.

Sehirlesmeye sagdan elestiriler de bir o kadar organik kirsal topluluklardan esinlenir. Sehirlerde geleneklerin terkedilmesinin, otoritenin, hiyerarsinin ve düzenin bozulmasina sebep olacagindan korkarlar. Sehirlerin yarattigi tek tehdit, onlara göre yalnizca hastalik ve yoksulluk degildi; belki daha da korkunç bir sekilde, sehvet, demokrasi ve devrim hayaletleriydi. Sehir hayatinda patriarkal otoritenin azalmasi, özel bir uyariydi. Genç ve bagimsiz erkek ve kadinlar, daha yüksek ücretli isler bulabilmek için, sehirlere üsüstüler. Orada, toplumsal denetimin sinirlarindan âzâde, her türden günaha yenilme tehlikesiyle karsi karsiyaydilar; ahlâksizlik, kanunsuzluk, aile hayatinin dagilmasi ve her çesit hayvanîlik tehdidi. Belki de bunlarin en kötüsü, pürüzlü ve dengesiz sehrin sokaklari ve kalabaliginda, toplumsal tabakalar arasi mesafenin belirsizlesmesiydi.

KAMU HAYATINDA KADIN

Esasen, kadinin sayginligini ve faziletini bu karmakarisik ortamda korumak son derece güçtü. William Acton, 1857’de yayimlanan fuhus ile ilgili ünlü makalesinde, “Kimsenin tanimadigi bu insanlar da kim?” diye soruyordu; fuhus, çagin en büyük korkusuydu. Ingiltere’de 1830 ve 1840’lardaki Protestan reformcular, fuhusun, “büyük toplumsal seytan” olarak tanimladiklari, kökleri toplumun temellerinde olan bu belanin yokedilmesi için kampanyalar düzenliyor, heyecanli brosürler hazirliyorlardi. Genellikle, fuhusu Fransiz devriminin ideallerine bagliyorlardi. Böylece fuhus, yalniz gerçek ve yasanan bir tehdit olmaktan çikiyor, dogal hiyerarsilerin, toplumsal kurumlarin altüst olusunu ve düzensizligi simgeleyen bir metafor haline geliyordu. Yasal düzenlemeler ve reformlar, sehirleri bu seytandan kurtaracaklardi.5
Fuhus konusunda arastirma yapanlarin öncüsü, arastirmasi 1836’da yayimlanan Fransiz bürokrat Alexandre Parent-Duchâtelet’ti. Parent-Duchâtelet, Foucault’nun kaydettigi türden bir düzenleme sistemini öneriyordu; buna göre, her fahisenin bir dosyasi olacakti ve her birey hakkinda daha fazla bilgi, devletin gözetim imkanini arttiracakti.6

Alain Corbin, Parent-Duchâtelet’in farkli saglik alanlariyla ilgili -örnegin mezbahalar- yazilari üzerinde çalismis ve bu yazilarda nasil bir fuhus karsiti ideolojinin bulundugunu ortaya çikarmistir. Bu ideolojide fahisenin bedeni çürümektedir ve toplumsal yapiya da alçalma ve ölüm bulastirmaktadir; fakat ayni zamanda, vukuu halinde tüm toplumu çökertecek bir patlamaya da engel olmaktadir. Bu mekanizmayi denetleyebilmek için, burjuva gözetim ve düzenlemeleri, faydaci bir kontrol sistemi halinde genelevlere getirildi.7
Parent-Duchâtelet’in bakis açisi, Ingiliz rahipleri ve insanseverlerinkinden farkliydi, daha çok doktor William Acton’a yakin duruyordu. 1850’lerde Acton, fuhusun düzenlenmesini Protestanlardan çok farkli bir açidan tartisiyordu.8

Ingiltere’de fuhusun siki bir sekilde düzenlenmesini savunanlarla buna karsi olanlar arasinda hararetli bir tartisma çikti. Fahiselerin kontrolü, kolaylikla tüm kadinlarin -en azindan çalisan siniftan kadinlarin- kontrolüne dönüsebilirdi. Josephine Butler, Bulasici Hastaliklar Bildirgesi’ne karsi kampanyasini (1864’ten baslayarak) sivil haklar çerçevesinde yürüttü; çünkü, fahise olmayan kadinlar, bu yeni silahlarla kolayca kirletilebilirler ve kendilerini utanç verici bir sinavda bulabilirlerdi.9 Judith Walkowitz, bu tür davranislarin, fahiseleri öteki kadinlardan iyice ayirmaya ve böylece fuhusu arttirmaya yaradigini iddia ediyordu.10
Fahise, “orta mali”ydi, fakat 19. yüzyilin düzensiz sehir hayatinda görülen -yollarda, tiyatrolarda ve kafelerde- her kadin “orta mali”, dolayisiyla fahise degildi. Yalniz -sahipsiz- kadinlarin varligi, hem erkek gücü, hem de erkek zaaflari için bir tehdit olusturuyordu. Erkek yönetici sinifin kadinlarin sehirdeki hareketliligini kisitlamak için elinden geleni yapmasina ragmen, onlari kamusal alanlarin disina sürmenin imkansiz oldugu anlasilmisti. Kadinlar, sehir merkezleri ve fabrika alanlarini doldurmaya devam ettiler.

Orta sinif kadinlarinin hareketlerinin kisitlanmasinda daha büyük bir basari elde edildi. Burjuva banliyölerinin mahremiyet cenneti olarak gelisimi, özellikle Ingiltere’de, orta sinif kadinlarini sehir caddelerinin düzensizliginden “korumaya” hizmet etti. Ve bu kadinlar, Paris gibi, banliyölere sürgünün ayni biçimde olmadigi bir sehirde bile, tamamen kapatildilar. Ingiliz toplumunda, otuz yasinin altinda, evlenmemis bir kadin, dikkatle gözetim altinda tutulurdu; evli kadinlar, mürebbiyeler ve yasli kizlar, -en iyi ihtimalle- biraz daha fazla özgürdüler.11

HUZURSUZLUK VE MARJINALLIK: SEHRIN
KAMUSAL GÖRÜNÜMLERINI HISSEDEREK YASAMAK

Buna karsin burjuva erkekleri, -özellikle Paris’te- çalisan siniftan kadinlarla karsilasabilecekleri Folies Bergeres gibi eglence yerlerine, tiyatrolara, kafe ve genelevlere gitmekte özgürdüler.(Londra’da Pall Mall gibi erkek kulüplerine de gidebiliyorlardi.) Eglence yerlerinin çogalmasi, gezmek, izlemek ve yemek için bos zamani olan yeni bir kamusal insan türü yaratti: Flaneur, modernlesme ve sehirlesmeye dair elestirel yazinin anahtar figürü. Yazinda flanéur, hizla degisen kamusal alanin ve büyüyen 19. yüzyil Avrupa sehirlerini dolduranlarin tipik bir örnegi olarak tanimlanir. Hayatin gelisme olarak görülen tamamen yeni biçimlerinin temsilcisi olarak da görülebilir.

Flaneur sözcügünün kökenleri belirsizdir; 19. yüzyil Larousse Ansiklopedisi, sözcügün Irlanda dilindeki “libertine” sözcügünden türemis olabilecegini yaziyor. Larousse’nin bu basiminin yazarlari, zamanin disinda bir aylak, bir müsrif olarak tanimladiklari flâneur üzerine uzun bir makale kaleme almislar ve onu, yeni sehirli alisveris ve kalabaligi izleme eglenceleriyle iliskilendirmislerdir. Larousse’a göre The Flanéur, ancak büyük sehirlerde, metropollerde varolabilir; çünkü küçük tasra sehirleri onun hareketlerini kisitlayabilir ve gözlemleri için yeterince genis bir alan sunmaz. Larousse, flanéur’lerin çogunun aylak olmasina ragmen, aralarinda sanatçilarin da bulundugunu söylüyor ve yeni sasirtici sehir manzarasinin çok çesitli yüzlerinin onlar için hammadde oldugunu ekliyor.12

Larousse tarafindan yapilan ilk alinti, Balzac’tan ve flâneur, dogal olarak 19. yüzyil ortasi Paris’i baglaminda tartisiliyor. Yine de, sehir bireyinin bu biçimine iliskin en azindan bir tartisma, 1806 tarihli. O yil yayimlanan bir anonim brosürde, Bonapart döneminin tipik bir flâneurü olan Mösyö Bonhomme’un günlük yasami tasvir ediliyor ve daha sonralari Baudelaire ve Benjamin’in metinlerinde görülecek olan tüm özellikler açikça konuyordu.13 Yazarini kimsenin bilmedigi bu brosürde Mösyö Bonhomme’un geçimini nasil sagladigi söylenmez, yalniz, rantiye oldugundan bahsedilir, görüldügü kadar, bir araziye ya da ticarethaneye sahip degildir, ailevî sorumluluklari da yoktur, Paris’te keyfince gezmektedir. Flâneur, zamaninin çogunu sehir manzaralarini seyrederek geçirir; yeni buluslari inceler, örnegin 15.Luis Binasinda durup deniz asiri telgraf sinyallerine bakar, hiçbir sey anlamasa bile; yeni binalar onu büyüler. Hayatini meydan saatleri ve barometreleri yardimiyla -ücretli çalisma durumunda olmayan birisi için bile zamanin kontrolünün kazandigi büyük öneme isaret edecek sekilde- düzenler ve saatlerini alisverisle, vitrinlerde kitaplara, yeni moda esyalara, sapkalara, taraklara, mücevherlere, her türden yeni çikmis seylere bakarak geçirir.
Mösyö Bonhomme’un gününün ikinci özelligi de, kafe ve restoranlarda geçen zamanin çoklugudur. Çogunlukla da oyuncular, yazarlar, gazeteciler ve ressamlarla birlikte olmayi tercih eder; bu, ilgilerinin agirlikli olarak estetik oldugunu gösterir. Gün boyunca yeni oyunlarla ilgili dedikodulari, sanat dünyasindaki rekabetleri, tasarlanan yayinlari ögrenir ve birçok kez resim sergilerini önceden görmek için sabirsizlandigindan sözeder. Üçüncüsü, onun için kent yasaminin en önemli görüntülerinden biri, toplumun asagi tabakalarinin davranis biçimleridir - örnegin askerleri, isçileri ve açik hava danslarinda yosmalari seyreder. Dördüncüsü, giysilerle kent manzarasinin hayati bir bileseni olarak ilgilenir. Besincisi, kadinlar hayatinda küçük bir rol oynar. Çekici bir sokak saticisina dikkat eder, onun fahiselik de yapiyor olabilecegini düsünür, fakat kendisinin aktif bir cinsel hayattan zevk aldigina dair hiçbir belirti yoktur. Öte yandan bir kadin ressamdan sözedilir ve sik sik ugradigi bir restoranin sahibesinin haykirislarindan. (Kadinlar yiyecek isinde -biraz da erkek ahçilarin, firincilarin ve garsonlarin askerde olmasi sebebiyle- çok önemli bir rol oynarken, kadin ressamlar o dönemde hâlâ çok az sayidadir.)

Mösyö Bonhomme’un marjinalligi özellikle dikkat çekicidir. O, esas olarak yalniz bir seyircidir, Edgar Allen Poe’nun Man of the Crowd’i gibi, onu harekete geçiren sey, geçiciligidir; fakat anonim kalabalikla sürekli bir iliski de gereklidir. Yalnizlik içinde geçen bos gecelerini doldurmak için, gezileri sirasinda gördügü veya duydugu pek çok ilginç seyi kaydettigi küçük bir günlük tutma konusundaki sebatinda, flâneur’un gelecekteki yazar rolünün tohumlari vardir; bu israr ayni zamanda, can sikintisindan kaynaklanan meraklilik ve röntgencilikle de baglantilidir.

19. yüzyilin ortasinin “flâneur”u, daha önce, devrim sonrasi Paris toplumunda sekillenmistir ve ilk görünüsü, onun sinifsal konumuna isaret eder. O bir centilmendir; siniflarin ve üretimin tamamen disinda olmasina ragmen, o dönemde, en azindan bir parça kisisel servete sahiptir.

METALASMIS MEKÂNLAR

Siegfried Kracauer ve Walter Benjamin -ikisi de, Frankfurt okulundan, Marksist yazarlardir- flâneur’un ortaya çikisini birbirine çok benzeyen sözcüklerle anlattilar. Yine de Kracauer, bu rolün ekonomik belirleyicileri üzerinde daha çok durdu. Ona göre, 1830’lar ve 1840’larin basi, Paris’te “klasik bohem”in çagiydi. Bohemler, büyük bir yazar ya da sanatçi olmayi düsleyerek tavanarasindaki odalarinda yasayan ögrencilerdi. Bu ögrencilerin pek çogu, mütevazi bir kökenden gelen genç kadinlarla, yosmalarla iliski kurar ve birlikte yasarlardi. Kracauer, bohemlerin orta sinifin alt kesimlerinden ve zanaatkâr ya da memur küçük burjuva ailelerinden geldiklerini iddia eder. Bohemler, sanayi kapitalizminin gelisimi ve zanaatkâr sinifinin yikilmasi ve atölyelerin yerini fabrikalarin, Napoleon III’ün Ikinci Imparatorlugunun yerini Luis-Philippe dünyasinin almasi ile birlikte, inise geçtiler.14

Kracauer’e göre, ögrenci bohem, sonraki flâneur’dan ayirdedilmelidir. Bunun gibi, 1830’larda ve 1840’larda Italyan Caddesindeki Maison D’or ya da Café Tortoni’de görünen züppelerden de. Bu cadde, son moda kamu hayatinin merkeziydi ve züppeler, bohemler ve fahiseler, ama ayni zamanda büyük bir nüfus da, burada vakit geçirirdi. “Çok sayida merakli gezgin, pazar günleri bu caddelerde volta atarlardi” diye yaziyor Siegfried Kracauer.

“Her siniftan insan, bu caddelerde ayni ve tek egitimi aliyordu... gerçek egitimlerini. Isçiler, kikirdayan yosmalar, askerler, küçük burjuvalar, hafta boyunca gezinmek ve vitrinlere bakmak için pek az firsat bulabilenler... hepsi, bunu pazar günlerini dolduracak bir firsat olarak görüyorlardi.”15

Kamu hayatinin bu özel biçimi, ne kamusal, ne de özel alanin sinirlari içinde olmayan, her iki alaninda kiyisinda kalan kafelerde, lokantalarda, bulvarlarda, Benjamin’in sözettigi pasajlarda ve sonralari da büyük magazalarda ve otellerde yasaniyordu.16 Bu yerler, her seyin satilik, herkesin serbest oldugu, özel bir ev yahut salon havasi verilmeye çalisilan, metalasmis mekânlardi. Toplumun pariltili kesimi, evindeydi, kalabaliklar, onlari seyretmeye, ama ayni zamanda onlara katilmaya geliyordu. Böylece toplum kendini, disaridakiler için bir görüntü olarak kuruyordu ve kafeler ve bulvarlar, Kracauer’in söyledigi gibi, bu evsiz bireylere bir ev sunuyordu.

Benjamin gibi Kracauer de iki alanin ticarilesmesine ve metalasmasina özel bir önem atfeder: yazin ve cinsellik. Endüstrilesmis sehirde yasayan kusak, yeni yazi biçimleri talep ediyordu - elestiri köseleri, magazin yazilari... Bu, yeni bir yazin türüne hayat verdi; kalabaliklarin sesinin, görüntüsünün ve her kösede, toplumsal hayatin her deliginde bulunabilecek görüntülerin kaydi... Bu gelisme, Ingiltere’de de Fransa’daki gibi oldu. Bu yazin türü, mütecessis, fikra tarzinda, alayci, melankolik, ama en önemlisi, röntgenciydi.17 George Augustus Sala’nin Londra için yazdigi gibi: “Bir otobüsün tepesinden gördügüm seyler!.. Bir yaristaki açik Londra... Degisik hayatlar, zor hayatlar, yogun, huzursuz, degisken hayatlar... Acaba bir gözlemcinin hakkinizda not aldigini ve bunlari yayimlayacagini farkediyor musunuz!”18

Kracauer bize Paris’te o güne dek gazetelerin, ayni görüsleri paylasan küçük bir okuyucu grubuna hitabeden, bütünüyle politik organlar oldugunu söyler. Küçük bir gruba ulasmak demek, yüksek abone orani anlamina geliyordu ve gazetelerin, yasamlarini sürdürebilmek için okurlarindan ayda 80 frank almalari gerekiyordu. 1830’larda, basin ticarilesti. Kracauer, La Presse’nin yayincisi Emile de Girardin’in bu devrimin baslaticisi olduguna inaniyor. Girardin, okuyucularindan yalnizca 40 frank aliyor, ama buna mukabil, daha fazla ilan kabul ediyordu; zaten ilanlar, gazetenin dagilimindaki artis yüzünden de fazlalasiyordu. Bunun sonraki sonucu, gazetelerin giderek daha az politik, gündelik hayata iliskin makaleler, dedikodular ve sonralari tefrika romanlarla, daha çok eglenmeye hizmet eden bir yapi kazanmalari oldu. Bu gelisme, daha fazla sayida gazeteci talebine yol açti.19

Kracauer, bulvarlarda ve kafelerde biraraya gelen üst siniftan züppelerle yeni gazetecileri tasvir ediyor ve bu iki grubun birbirlerine çok benzedigini öne sürüyor. Iki grup da, geleneksel toplumdan dislanmistir, ikisi de mâlî olarak bagimsizdir ve sonuç olarak topluma karsi tutumlari, duygusal bir adanmislikla muhalefet degil, siniklik ya da alayciliktir. Onlarin -Georg Simmel’in sehir hayatinin tipik bir özelligi olarak gördügü- “bikkin tavir”lari, ikili bir durumda olan insanlarin tavriydi: Burjuva toplumunun zevksizligini elestirir ve karsi çikarken, bu toplumu eglendirmek için para aliyorlardi.

Kracauer, cinselligin de, asiklariyla birlikte yasamayi dogal sayan yosmalar ve sonralari onlarin yerini alan ve pek bir duygusal iliski olmadan bedenlerini satan “lorettes” (böyle adlandirilmalarinin nedeni, genellikle Paris’in bu isimdeki bir mahallesinde yasamalaridir) yoluyla ticarilestirildigini söylüyor. Büyük fahiselerin bulunduklari sersemletici yükseklige tirmanmak ancak mutlu azinliga nasip olsa da, ara basamaklarda pek çoklari vardi ve bulvarlarda yasayan bunlar, daha üst basamaklara tirmanmak için, siradaydilar.20 Kendi istedikleri gibi yasayan kadinlar, Ikinci Imparatorlukta önemli bir rol oynadilar, genellikle de Luis Napoleon döneminin spekülasyon ve borsa çilginligi döneminde, arabulucular olarak.
Ikinci Imparatorluk boyunca bohemligin yükselisi, Paris’in 1830’lardakinden bile daha pariltili bir görünüm almasini engellemedi; bu Paris’te, flâneur, yerini boheme birakmisti. Ilk bakista, flâneur, fena halde alayci, mesafeli bir gözlemci olarak belirir; sehrin yüzünde dolasir, onun zevklerini istah ve ilgiyle tadar. Walter Benjamin, flâneur’un sanatçiligini, asfaltta bitki incelemeye benzetir.21 Flâneur, bu dogal olmayan ortamin dogabilimcisidir. Marcel Proust dogabilimci metaforunu “Yitik Zamanin Ardinda”nin kahramani, adasi Marcel’li bir botanikçiye benzeterek gelistirmisti. Bu benzetme, Marcel iki homoseksüelle karsilastiginda yapilir. Bunu, az rastlanan cinsten bir arinin, tohumlanabilmek için ona muhtaç olan bir orkideyle karsilasmasina benzetir. Iki adamin karsilastigi sahne -ikisi de Marcel tarafindan taninmaktadir, ama birbirleri için farkli hayatlardan gelen yabancilardir- Proust’un deyimiyle “yabancilikla, ya da dogalliktan hoslaniyorsaniz, giderek artan bir güzellikle damgalanmisti.”22 Bu tam da flâneur’un büyük sehrin caddelerinde her gün, yüzlerce karsilasmaya bakisidir - ve tabii ki sehir hayatinin büyümesi, “homoseksüel kimligi”nin ortaya çikisini mümkün kilan bir seydi.23

KADINLAR, IDEOLOJI VE YENI KAMUSAL ALAN

Bir zevk adami olarak flâneur, sehrin görsel sahibi olan flâneur, postmodern feminist söylemde “erkek bakisi” olarak vücut bulan flâneur, bu flâneurdur. Erkeklerin, kadinlar üzerindeki görsel ve gözetleyici üstünlügünün temsilcisidir. Bu bakis açisina göre, flâneurun sehirdeki gezinti özgürlügü, esas olarak bir erkek özgürlügüdür. Böylece, flâneur tipi, cinsiyetçi bir baglamda ele alinir. Janet Woolf, bir kadin flâneur’un varolamayacagini söyler: kadin flâneur, görünmezdir.24 Griselda Pollock, kadinlarin -en azindan orta siniftan kadinlarin- sehir mekânlarina girislerinin engellendigini yazar; konularini erkek meslekdaslarinin genellikle yaptigi gibi, kafeler ya da baska eglence yerlerinden degil, iç mekânlar ve ev sahnelerinden seçen Berthe Morisot gibi basarili bir ressam olsalar da.25
Acaba kadinlar 19. yüzyilin sehirinde nasil yasadilar? Griselda Pollock ve Janet Wolff, hiç degilse bazi kadinlarin esas olarak erkek mekânlarinin bazilarina kabul edildigini teslim ediyorlar; kadinin yerinin evi oldugu yolundaki genel kaniyi tartisiyorlar.26 Fakat 19. yüzyilin kamusal ve özel alanlar arasindaki ideolojik ayrimini otomatik olarak kabul edemeyiz. Bir kere, Viktoryenler, kadina özgü olarak nitelendirseler de, özel alan pratikte erkek belirlenimliydi -hâlâ da öyle-; erkekleri rahat ettirmek ve dinlendirmek üzere düzenlenmisti, kadinlari degil. Ayrica, özel alanin kadinlarin isyeri oldugu, feminizmin de temel önermelerinden biridir. Ek olarak, içine kapatildiklari burjuva evi, en azindan çalisan siniftan kadinlar için, güvenli bir cennet degildi. Tersine, sinifsal sinirlarin üzerinden cinsel saldirilar için ideal bir yerdi:

“Viktoryen evin baris ve güvenlik dolu tavanarasi, bodrumu ve arka merdivenlerinde, hizmetçiler, sürekli olarak evin kötü amaçli erkek sakinleriyle yüzyüzeydiler... ev sahibesi kilisede ya da yürüyüsteyken, büyük evler, yasak arzularin ve gizli tuzaklarin fisiltilariyla dolardi.”27

J. Wollf, kadinlarin kamusal yasamdan tamamen dislandiklarini öne sürüyor:
“Sehrin anonimligi, hizli, kisisel olmayan iliskiler, George Simmel gibi toplumsal yorumcular tarafindan tasvir edilmis, Baudelaire tarafindan gözlenmis ve Walter Benjamin tarafindan analiz edilmistir. 19. yüzyilin sonundan itibaren, orta siniftan kadinlar, az ya da çok, (gerçeklikte degilse bile ideolojide) özel alana emanet edilmislerdi. Çalisma, sehir hayati, barlar, kafeler, saygin bir kadin için kapaliydi. (19. yüzyilin sonu, büyük magazalarin açilisi ile birlikte alisveris, kadinlar için önemli bir etkinlik haline geldi ve tüketici toplumu, onlarin bu sekilde kamusal alanda bulunmasini mesrulastiriyordu. Fakat tabii ki modernlesme yazini (...) alisverisle ilgilenmiyordu.)”28

Görüsünü kanitlamak için Janet Wolff, burjuva kadinlarini göze çarpan bir tüketiciligin araçlari ve kocalarinin köleleri olarak gören Thorstein Veblen’in teorileri üzerinde duruyor. Giyinme tarzlarindaki olaganüstü titizlik, Veblen’e, onlari kocalarinin servetinin isaretleri haline getirmis gibi geliyor. Ama 1899’da yazarken Veblen, güncelligini yitirmisti. Giysi reformu hareketinin moda olan giysilerin sagliksiz, rahatsiz edici ve çirkin oldugu yolundaki görüslerinden etkilenmisti; ama 1900’lerle birlikte bu radikal fikirler, modanin ana akimini etkilemeye baslamisti. Kadin modasi, erkek modasini izliyordu: erkeklerin 19. yüzyilin basindan itibaren spor kiyafetlerine dönmesi gibi, kadinlar da sehir kiyafeti olarak, binicilikte kullanilan etek-ceketi benimsediler. (20. yüzyilda Chanel ve digerleri bu tarzi dünyaya yaymak için çok çalistilar.) Her halükârda, Veblen’in modayi tümüyle reddetmesi, onun bir zevk kaynagi olmasinin yanisira sehir hayatinda iletisimsel bir islevi oldugunu görememesine ve beden kültürünün görünebilir biçimi olusunu ihmal etmesine yol açti. Theodor Adorno’nun söyledigi gibi, Veblen’in analizleri fazlasiyla ekonomistçe ve kültürel yapilarin ve kimliklerin rolünü anlamaktan uzak.29

Janet Wolff’un flâneur’u cinsel bir kimlik mi yoksa tanimlayici bir varsayim olarak mi, ya da her iki anlamda da mi ele aldigi çok açik degil. Bir ideoloji yorumu olan bu yaklasima, ampirik olgulari kullanarak karsi çikmak dogru olur mu? Alain Corbin, söyle bir stratejinin mesru olmadigini söylüyor: tekdüze biçimde tekrar eden önermelerin toplanmasindan çok, genel çizgiler ve imajlar olusturmak ya da anlamli ve ayirdedici tartismalar yapmak, çalismamizin amaci olmalidir30- bu, tasarimlarla bogusacagimiz anlamina gelir ve tarihte, “sonul labirentte”, tuzaga düstügümüzden, (tarihten saglanan-ç.n) somut kanitlarla bu tasarimlara karsi çikmak mümkün degildir.31 Janet Wolff’un “ideoloji” ile “gerçeklik” arasinda yaptigi ayrim, bir çok probleme yolaçar. Ideolojiyi, gerçeklikle hiçbir bagi yokmusçasina ele aliyor, ve muhtemelen bütün kadinlarin caddelerde dolasabildiklerini, ama “ideolojik olarak” eve hapsedildiklerini öne sürüyor. Böylece ideoloji, yekpâre ve kati bir düsünce aniti haline geliyor. Yansitmaci teorilerin tersine, ideolojinin gerçekligi yansitan bir ayna olmasi yerine, gerçeklik ideolojinin soluk bir gölgesi, hatta, onunla hiç ilgisi olmayan bir sey haline geliyor. Kadinlara karsi böyle güçlü ve bütünlüklü, kimsenin etkileyemeyecegi bir ideolojik sistem öngördügü için, bu yaklasimin feminizmin politik hedeflerine hiç bir katkisi olamaz. “Saf ideolojik haritalar toplumsal alanin somut organizasyonundan ayirdedilemez”32 ise de, Griselda Pollock da benzer sekilde, ideolojinin “zihinsel haritasi” ile “toplumsal mekânlarin tasviri” arasinda radikal bir ayrim yapilmasi konusunda israrli.
Mary Povery’nin yaklasimi daha verimli. 19. yüzyilin ortalarinda, Ingiltere’de, söyle yaziyordu:

Cinsiyetlerin temsili, ideolojik sistemlerin kendiliginden üzerine kurulduklari ve mücadele ettikleri mevzilerden biridir. Cinsiyetlerin temsili, çatisik imajlarla, iktidar mücadelesinin cereyan ettigi mevzilerde ve bu mücadelenin yazili olmayan kurallarinda kurulur.
Ideolojiyi inançlar seti, bir seyin içsel olarak düzenlenmis etkisini tasiyan, kurumlar ve pratikler sistemi olarak tanimlamak... Yine de geriye baktigimizda bütünlüklü ve tamamlanmis görünebilen sey, güncel vurgular ve çikarlar tarafindan yarilmistir. Genellikle Viktoryen dönemle birlestirdigimiz orta sinif ideolojisine, hem muhalefet edilmis, hem de her zaman insa halinde olmustur; çünkü her zaman yapilmis, her zaman düzeltilmis, tartisilmis, çelisik biçimlerde belirmistir.33

Janet Wolff’un varsayimi, elbette ideolojik ve tasarimsal bir yapida, fakat bence bu, meseleyi dogru algilamayi engelliyor. örnegin, orta siniftan kadinlarin 19. yüzyil boyunca, “az ya da çok”, evlerine kapatildiklarini söylüyor; oysa, o dönem, orta sinif kadinlarinin giderek daha fazla sehrin kamusal mekânlarinda görünmeye basladiklari bir dönemdi.

Kadinlar çalistiklari büro islerinin artisiyla birlikte, örnegin kadinlarin kendi baslarina rahatça gidebilecekleri lokantalara ihtiyaç duyuldu. Bunun yoklugu, Londra’da fazlasiyla hissedildi. 1852’de, bir gözlemci, isçi sinifindan kadinlarin, erkek ya da kadin, orta siniftan insanlarin gitmedikleri kamusal yerlerde sik sik göze çarptiklarini söylüyordu. 1870’lerin sehir rehberleri, “hanimlarin gündelik alisverislerini yaparken rahatça ögle yemegi yiyebilecekleri, beylerin girmedigi yerler”in listesiyle basliyordu.34 Bildigimiz anlamiyla lokantalar, Paris’te Londra’dakinden daha yaygindi, fakat 1860’lardan sonra, orada da mantar gibi çogaldilar. Kadinlarin kendilerini rahat hissetmeleri için özel düzenlemeler yapilan ve kadin garsonlar çalistiran Bishopsgate’deki Crosby Hall, 1868’de açildi.35 Düzenlemelerden biri, kadin müsteriler için tuvaletler konmasiydi. Daha sonra, istasyon büfeleri, sergilerdeki yiyecek-içecek odalari, hanimlara mahsus yemekhaneler gibi, kadinlara hizmet eden yerler, hizla açildi. Yüzyilin sonunda, Lyons, ABC Çay Salonu, Fullers Çay Salonu, vejeteryan lokantalari, ve büyük magazalarin yiyecek içecek bölümleri, orta ve asagi orta sinif kadinlarinin hayatina girdi.36 Bu düzenlemelerin meselenin boyutlarini gösterdigi iddia edilebilirse de, kadinlarin “görünmez” oldugu fikrini desteklemedikleri açik.

Alisveris, modernlik söyleminde “görünmez” olmak anlamini tasimaz. Tam tersi. Benjamin’in yazdigi metalasma, alisverisle ve satilik mallarin ulasilabilirligiyle yakindan ilgiliydi; Emile Zola, Proust, Dickens ve pekçok baska yazar, sehir hayatinin bu yönü üzerinde durdular ve görüyoruz ki, alisveris ya da vitrin bakma, flâneur kisiliginin 1806’daki kadar temel bir niteligiydi.

19. yüzyilin alisveris devriminin tepe noktasi, büyük magazalarin ortaya çikisiydi. Bulvarlar, kafeler ve pasajlar gibi, bunlar da yari kamusal, yari özel alanlardi ve buralara kadinlar rahatça gidip gelebiliyorlardi. Her ne kadar çogu kadin için alisverisin zevkten çok bir is oldugu söylenebilirse de, en azindan mutlu azinlik için, bakma, toplum içine karisma ve gezinme zevkini içeren bir isti - büyük magazalarda, kadinlar da birer flâneur olabiliyorlardi.37

ERKEK BAKISI: DÜNYA ALTÜST MÜ OLDU?

Griselda Pollock, “Modernlik ve Disillik Mekânlari” adli çalismasinda, Edouard Manet ve çagdaslarinin modernist sanatinda yer alan proleter ve lekelenmis kadin cinselligi tasarimlariyla ilgilenir. Bu ressamlarin büyük bir çogunlugu, üst toplumsal siniftandi. Resmettikleri birçok mekân, asagi siniftan kadinlarin bedenlerini degisik sekillerde burjuva erkeklerine sattiklari cinsel kamusal alanlardi. Orta sinifin saygin kadinlari ise elbette bu tür mekânlardan dislanmislardi.

Griselda Pollock, “erkek bakisi”nin önemini vurgulayan kuramsal bir gelenekten gelmektedir.
“Modern cinsel ekonomide, bakmak, deger biçmek ve sahiplenmek özgürlügünden yararlanan erkek cinselligine eklemlenen ve onu üreten bu bakis, flâneur’un bakisidir”.38
Bu kuramsal tavir, Jacques Lacan’in psikanalizinden kaynaklanmaktadir. Lacanci psikanalizden etkilenen feminist kuramcilar, “özellikle cinsel farkliligin ödipal süreç yoluyla nasil kuruldugu sorunuyla ilgilenmektedirler... Lacan’a göre kadin, dil dünyasina, sembolik dünyaya girememektedir. Çünkü dilin edinilmesi esnasinda fallustan, farkliligin taninmasi yoluyla ise dili kuran sembolden yoksun oldugunu ögrenir. Onun dille iliskisi, olumsuz bir iliski, bir yoksunluktur. Dolayisiyla kadin, ataerkil yapilarda, öteki (muamma, gizem) olarak yer alir ve bu nedenle de (erkek) dilin disinda görülür”.39 Erkek bakisi, bir tür röntgencilik seklinde olusur, fakat sadece bilinçli bir arzuyu ve gizil üstünlügü temsil etmez; onun bilinçdisi anlami “igdis edilmis ve ugursuz cinsel organli kadinin olusturdugu tehdidi ortadan kaldirmaktir.”40

Bu konum, bir kuramin degismesine çok az katkida bulunmaktadir. Yine de, çogu feministin bu tavra oldukça ikircikli yaklasmasina karsin,41 feminist sanat tarihi, film kurami ve edebiyat elestirisi üzerinde sasirtici bir üstünlük saglamistir. Lacanci perspektifin kullanilmasi, baska seyler yaninda, sanati gerçekligin bir aynasi olarak gören “vulger yansimacilik”a karsi gelistirilmis bir tepkiyi temsil etmistir. Ne var ki, sonuç sadece gerçeklik hakkindaki bilgimizin her zaman söylem ve tasarim yoluyla olusturuldugu konusunda görüs birligine varmak olmamis, Lacanci söylemin otoriterligi, karsi çikmayi anlamsiz kilarak ortadan kaldirirken, “gerçeklik” acinasi, safdil bir yanlis anlamaya dönüstürülmüstür. Öznelligin bölünmüs ve degisken oldugunu söyleyen Lacan’dan kaynaklanan kuramsal tavir42, ironik bir sekilde, her seyi taslastiran bakisli, kuramsal bir Medusa kafasinin yaratilmasina neden olmustur: kadinlara sonsuza kadar öteki’ligin deli gömlegi giydirilmis, aciz birakilmislar ve Erkek Bakisinca tasa dönüstürülmüslerdir.43 Degisen anlamlarin akici evrenini (daha çok sehir görünümleri gibi) yaratan anlamli pratiklerin ve tasarimlarin vurgulanmasini umabilmeliydik. Bunun yerine, tersi bir durum ortaya çikti. Bu nedenle de, Lacanci söylem, yapisal çözülmeyi ifade eden ideolojiyi katlamakta ve güçlendirmektedir.
Feministler arasindaki tartismalar ve görüs ayriliklari, çogu kez vurgudaki farkliliklarda basliyor ve kutuplasmis karsitliklarda sona eriyor görünmektedir. Cinsiyetçi gözlüklerle bakildiginda dünyanin altüst oldugunu biliyoruz. Fakat her feministin ayni sahneyi kendi gözlügü ile görmedigini ve gerçekten her feministin ayni reçeteye sahip olmadigini da biliyoruz.44 Janet Wolff, Griselda Pollock ve ben tümüyle ayni görüsteyiz. 19. yüzyil sehrinde kadinlarin sömürüldügünü ve bastirildigini düsünüyorum ve benim farkli düsündügüm noktalar kismen vurgu sorunlarindan kaynaklaniyor. Fakat daha temel iki görüs ayriligi da sözkonusu: Lacan’in feministler için en yararli kuramsal kaynagi saglayip saglayamadigi ve sehir mekaninin bazi temel düzeylerinde cinsiyet farkliligi ile yapilanip yapilanmadigi ya da böyle bir olusumun çelisik ve degisken olup olmadigi.

AYRIM ÇIZGILERINI BULANIKLASTIRMAK

Soruna az da olsa farkli bir açidan yaklasmak, kadinlarin sehirlerde ne gibi tehlikeler ya da firsatlarla karsilastiklari üzerinde dururken hangisinin önemsenecegi sorununa baglidir. Bunun için de, ikisi arasinda bir karsilastirma yapmak gerekir. Daha önce oldugu gibi simdi de firsatlar sinifa ve irka bagli olarak degisiyor. Ancak, isçi sinifindan kadinlarin sehirlerdeki yasamlari ile köyde arkada biraktiklarini karsilastirdigimizda, sehirdeki durumlarinin daha iyi oldugu sonucuna kolaylikla varabiliriz. Fransa’da bosanma konusunda yapilan bir çalisma, kadinlar sehirlerde kirsal alanlara göre geçimlerini saglama ve barinma konularinda daha fazla olanaga sahip olduklarindan, bosanmalarin oldukça yaygin oldugunu göstermektedir.45 Kadinlarin bagimsizligi, parasal durumlarinda bir iyilesme olmasa da, sehirlerde yasarken artmis görünmektedir. Yine de, ayni siniftan erkeklerle karsilastirildiginda, kadinlarin durumu kesinlikle daha kötüdür. Kadinlarin çogunlugu oldukça güvensiz bir yasam sürdürmekteydi ve çogu kez ezici bir yoksulluk içindeydiler. Bir arastirmaya göre, Paris’te kadinlar erkeklerden yüzde 60 daha yoksuldu.46 Ancak kadinlarin birçogunun ücretli isçi olmasi, onlara aile ekonomisine gömülmüs tarim isçisi için sözkonusu olmayan küçük bir özgürlük sagladi.
Belirli bir siniftan olmayan kadinlarin yerlestikleri ara bölgeler vardi ve bu kadinlar, toplumun onlari sokmaya çalistigi kati kategorilerden sik sik kaçmaktaydilar. Ingiliz “Raphael Öncesi” çevresinin kadinlari bu tür kadinlara örnek olusturmaktadir - bunlarin Viktoryen toplumuna özgü olmadiklarini hatirlamak önemli olsa da. Elizabeth Siddall, “Raphael Öncesi” efsanesini, Dante Gabriel Rosetti’nin “Tanriça”si gibi düsünür ve disillik stilinin bu örnegi ayni grupça göklere çikarilir. Gerçekte Siddall da bir ressamdi - bu erkek egemen meslekte basariya ulasma çabalari binbir güçlükle karsilassa da. William Moris’in karisi ve kizi ise, Morris’in resim atölyesinde, aile islerine yardim ederek ve ona tâbi olarak çalistilar. Raphael Öncesi çevresi kadinlarinin yasamlari kolay olmadigi gibi, dönemlerine uygun da degildi. Öte yandan, onlarin yasamlari, kadinlarin her zaman kati biçimlerde hizaya getirildigi ve denetlendigi ya da genel egilimden kopusun geri dönülmez ve felaket getirici oldugu, benimsenmis bir toplum modeline çok fazla uymamaktaydi. Gerçekten de William Acton’un kendisi, açik fuhusun birçok kadinin yasaminda bir geçis evresi oldugunu ve asla genelde hastalik ya da ölümle sonuçlanmadigini itiraf etmektedir. Baslarda Holman Hunt’la birlikte olan Annie Liller (muhtemelen onun metresiydi) daha sonra, aristokrasiyle baglantisi olan bir piyade subayiyla evlenmistir.47 O nedenle, degisik yazgilari olan bu kadinlarin durumlarindan genellemeler çikarmak dogru olmayacaktir. Kadinlarin sanattaki Raphael Öncesi tasarimlarinin feminist bir çözümlemesi ise, tüm bu tutarsizliklar ve çeliskiler yumagini önemsememekte ve iskalamaktadir. Bunlar ne kadar özenle taninirsa taninsin, büyük ölçüde bilinçdisi süreçlere dayanan “anlam rejimi” ile ilgili psikanalitik bir inceleme -“gösterge” olarak kadinin incelenmesi- çogu kez kadinin göstergeye indirgenmesi ile sonuçlanmaktadir.48
Disillik, zorlamayla da olsa isçi sinifindan kadinlara dayandiriliyor görünmektedir. 19. yüzyilin insanseverleri ve yenilikçileri, bir dizi edebi tasarimda kadinlara siddet dolu, vahsi ve hayvani özellikler atfetmistir. Kadinlar küstahtilar ve ahlâki kurallari hiçe sayiyorlardi. “Dikkatsizlikleri, havailikleri ve cüretli yüzsüzlükleri dinmek bilmeksizin yaziliyordu. Bu basegmeyen ve sarhos edici öfke hiçbir seyden ve hiç kimseden korkmuyor görünmektedir.”49

Birçok durumda, sinirlanacaklari bir “özel alan” olmadigindan, kadinlar sokaklara akin ediyorlar ve artik 19.yüzyilin ortalari ve sonlarinda gazetecilikte yokluklariyla degil, varliklariyla göze çarpiyorlardi.

Kadinlarin durumundaki ilerlemenin degisik biçimlerde fuhus yoluyla oldugu dogru degildi. Kadin gazetecilerin ve yazarlarin bulunmasi anlaminda, “flâneuses”e rastlanmaktaydi. George Sand, en meshur örnektir. (Diger özellikleri yaninda, sokaklarda özgürce dolasmak için -bu, özgürlügün sinirlandiginin en açik göstergesidir- erkek giysisi giymekle ünlüdür.) Emile de Girardin’yle evli olan Delphine Gay, evliliginden önce de, çok basarili bir romanci, oyun yazari ve sairdi. Annesi Sophia Gay, Napolyon’un memuru olan kocasinin savasta ölümünden sonra, yazarak kendisinin ve kizinin geçimini saglayan bagimsiz bir kadindi. Mme. de Girardin, erkek adi kullanarak kocasinin gazetesinde yazmisti; fakat, onun biyografisini yazan kisi, bunun tamamen bir sir olmadigini ve onun diger yayinlarda kendi adiyla yazdigini söylemektedir.50 Kadin yazarlarin erkek bir kimlik almaya zorlanmalari, onlarin özgürlüklerinin dar sinirlarini göstermektedir. Yaygin olarak görülen bu egilim, ayni zamanda bir direnis biçimiydi. Ideolojik söylemin asiri vurgulanmasi ise, bu tarz bir direnisin üstünü örtmektedir.

Tartistigim feminist açiklamalar, kadinlarin boyun egislerini ve aldatilislarini asiri vurguluyorlar ve çok kolaylikla erdemli ve düsmüs kadin arasina oldugu gibi, özel alan ve kamusal alan arasina da, burjuvazinin iddia edildigi kadar net bir ayrim çizgisi çizdigini saniyorlar. Hegel’den dogrudan Mrs.Beeton’un Book of Household Management’ina uzanan ideolojik söylem, ta ki felsefenin kendisi cinsiyetçi olarak tanimlanana kadar, sürekli bu ideolojiyi islemistir. Ancak, bu olusumlara çok fazla agirlik verecek olursak, kadinlarin bu düsünce sistemlerine karsi kendi direnislerini ve bunlarla ilgili degerlendirmelerini gözden kaçirabiliriz.51

METAFOR OLARAK FAHISE

Fahiselerin kendileri, 19. yüzyil sehrinde, nihayetinde “flaneuses” sayilamaz miydi? Böyle bir öneri, saf romantizm olarak görülebilir. Ve hiç bir feminist, erkeklerin sik sik yapmis olduklari gibi, fahisenin yazgisini asla romantiklestirmemelidir. Fahiseler, “sokak kadinlari”, elbette hiçbir zaman erkekler gibi sokaklarda yer almadilar.52 Ancak, fahise olmak, kaçinilmaz bir biçimde, bir kurban olmak da degildi. Fahiseyi bir kurban gibi görmek erkeksi bir romans oldugu kadar, feminist bir düsünce idi ve hâlâ da öyledir.
Fuhus, 19. yüzyil sehirciliginin yeni rejimi için her durumda bir metafor haline geldi. Hem Baudelaire hem de Benjamin, metropolü, her seyden önce bir meta ve metalasma alani olarak degerlendirirler. Fuhus, metalasmayi, kitle üretimini ve kitlelerin dogusunu simgeler. Bütün bu görüngülerin birlestigi sey sudur:
Fuhus, kitlelerle mitsel bir paylasim olanaginin yolunu açmaktadir. Ne var ki, kitlelerin ortaya çikisi, kitlesel üretimle eszamanlidir. Fuhus, ayni zamanda, bizim en mahrem nesnelerimizin gittikçe kitlesel olarak üretilmeye baslandigi bir dünyada ayakta kalma olanagini içeriyor görünür. Metropol fuhusundaki kadinin kendisi, kitlesel olarak üretilen bir nesne haline gelir.53

Feministler, Benjamin’i kadinlari cinsellige indirgedigi ve sehir mekânina iliskin bir “sorun” olarak tanimladigi için suçlayabilirler. Benjamin, kadinlarin bir cinsellik mekani oldugu yolundaki Baudelaire’in varsayimini, kendisine kalkis noktasi olarak almaktadir. Kadinlar, Baudelaire’in metinlerinde, sehirlesmenin temel bir özelligi olan doganin yitimini temsil ederler. Çift cinsiyetli, lezbiyen, fahise, çocuksuz kadin, metropoldeki yasamin erotiklesmesiyle ilgili sorular dogurarak -hatta bunlara kendileri bile yanit veremiyordu- yeni korkulara ve yeni olanaklara isaret eder.

Benjamin, Baudelaire’in “bir kez olsun, fahisenin perspektifinden bir fahise siiri yazmadigi”nin çok iyi farkindadir.54 Ayrica, Adrienne Monnier’nin, kadinlarin Baudelaire’i sevmedigine inandigini belirtmektedir. Oysa “erkekler, kösnül yasamlarinin bir kisminin kefaretini ya da sefih kisminin betimini ve askinligini gözler önüne serdigi için, Baudelaire’in çalismalarini begenirler”.55

Öte yandan, Benjamin’in gözlemlerinde de yitik dogaya duyulan özlemin ayirdina varabiliriz; örnegin kadinlari “profesyonel” bir hale getiren sey, kozmetiklerin yarattigi yapay gizlenmedir. Lezbiyenleri, dogal olmayan, kisir, erkeksi kisiler halinde yazmanin basit bir klise oldugunu düsünebiliriz (Benjamin, “kahramansi” erkekligi bir protesto, teknolojik sehir uygarlagina karsi kendi basina modern bir sey olarak görmektedir). Susan Buckmoiss’un da belirttigi gibi, Benjamin, fahiseyi en az Baudelaire kadar nesnelestirir ve sehirdeki “dogal olmayan” kadin tiplerinin “kahramanligini” vurgularken, onlari burjuva trajedisinin yalitici halesi ile sarmalar. Baudelaire’de oldugu gibi, Benjamin için de, fahise “öteki” olarak kalir.56 Baudelaire yine de, sadece bir kadin düsmani olarak görülemez57 ve feminist bir bakis açisiyla ele alindiginda sakatlanacak bile olsa, Benjamin ve Baudelaire’in yaklasimlarini okumak, yeni sehir yasaminin cinsel iliskiler açisindan ifade ettigi seyle bir yüzlesme çabasi oldugundan yararlidir.

Flâneur’un usta bir “röntgenci” olarak yorumlanmasi ise, elbette bu rolün parasal güvencesizligini ve duygusal belirsizligini gözden kaçirmaktadir. Bu rol nüfusun sadece küçük bir kesimi için sözkonusu olsa da, egitimli erkekler (Grisalda Pollock’a göre bu kavram sinifsal oldugu kadar cinsiyetçidir de) çogu kez yoksulluga ve belirsizlige sürüklenmislerdir. “Bakis”in asiri vurgulanmasi, -ironik bir sekilde- flâneur’un asfalt yollarda aylakça dolasirken ya da marjinallerin gizli dünyasini arastirirken, aslinda çalistigi gerçeginin üstünü örtmektedir. Bu, ayni zamanda, flâneur hakkindaki söylemin disa vurdugu o muazzam kayginin da farkina varmamizi engellemektedir.

Yazarlarin bir kismi, flâneur’u trajik bir figür olarak romantiklestirmektedir. Örnegin, kendisi bir komüncü olan ve siyasal açidan diger yazarlarin çogundan daha belirgin bir konumda bulunan Jules Valles, romantik, fakat kalabaliklarin çekimine mahkûm flâneur hakkinda yorumlar yapmistir. Valler’e göre onlar “serkeslerdi”, boyun egmeyenlerdi, isyankârlardi ve reddiyecilerdi:

Özgürlüge yeminli... bir insan irki... vardi. Yazgili olduklari yasami kabul etmek yerine, sadece kendi çabalariyla, bu ister cüret olsun ister yetenek, kendilerine bir yer açmak istediler. Belli bir yol tutturmaktansa, kestirmeden gittiler ve simdi... Paris’in lagimlari boyunca akiyorlar.

Cübbesini satan profesör, ceketini degis tokus eden subay... bir oyuncu olan hukukçu, gazetecilige baslayan rahip... tamamlayacaklari misyonlari, gerçeklestirecekleri kutsal inançlari ve savunacaklari bayraklari vardi.

O, yasamda hiç kökleri olmamis bir isyankardir. Meslegi, mevkisi, ustaligi yoktur... Sahip oldugu tek sey, sanatla, edebiyatla, astronomiyle, manyetizmayla ve elfaliyla ugrasma saplantisidir. Ya da bir banka, bir okul, bir din kurmayi düsler.58

Ve gerçekten de flâneur, ayirici nitelikleriyle bir marjinal sayilir. Baudelaire, kendisini tüm marjinallerle, fahiselerle, paçavracilarla, ayyaslarla ayni görür. Bir isyankârin kendisini toplumun “lumpen” kismiyla özdeslestirmesi alisildik bir sey degildir; ancak, bundan fazlasi da yapilmistir. Baudelaire, karsi konulmaz bir metalasma süreci açisindan yasadigi toplumu yorumlarken, Kracauer ve Benjamin’i öncelemekteydi. Tüm toplum dev bir fuhus agina yakalanmisti; her sey satilikti ve yazar sanatina fahiselik yaptirdigindan, herkesten daha çok fahiselik eden biriydi. Sonuna kadar para için siradan seyler yazan bir yazar olarak yasamak ne kadar tatsiz olsa da, bedenin satilmasinin daha kötü oldugunu söyleyebiliriz. Baudelaire’in seçimi ise, bunun daha da ötesindeydi; fahiselerin yerini, bilinçli olarak kendisinin kilmisti ve bu kaba bir gereksinimin zorlamasindan çok, onun üstlendigi bir özdeslesmeydi.59 Bu bile, flâneur’un gezginligini körükleyen umutsuzlugu yeterince gösterecek bir olgu degildir.

“MÜTEREDDIDIN YURDU”

Benjamin için, metropol bir labirenttir. Büyük kent yasamini kirsal yasamdan ayiran sey, yabancilari sürekli bertaraf etmemiz oldugundan, gereginden fazla kullanilan “bölüntülenmis” sifati iste buraya uygun düsmektedir. Biz, erkeklerin ve kadinlarin “hikayelerinin” küçük bir kismini gözlüyoruz; ancak bu hikayelerin sonlarini hiçbir zaman ögrenmiyoruz. Yasam kisa bir hikaye, düssel, temelsiz ya da belirsiz olmak yerine (gerçekçi roman, sehir yasaminin veya en azindan ona bagli olarak burjuvazinin dogusunun bir ürünü olsa da), kendini epik ya da söylencesel bir biçimde kurma çabasiyla sona erer. Anlam karanliktir; yasanan duygu yerini ironi ve ilgisizlige birakir, Georg Simmel’in “bikkin tavri” dogar. Sehir yasaminin bölüntülenmis ve tamamlanmamis dogasi, kendi melankolisini yaratir. Yasadigimiz sey bir nostaljidir; hiç tanimadigimiz yasamlari yitirmenin, sadece varsayabildigimiz yasamlarin duygusudur.

Sehrin dehsetli görünümünün derinde yatan anlamlarini ve flâneur’un açikça yersiz varligini anlatirken, Benjamin’in kullandigi sey, Baudelaire’in hüzne saplanip kalmasidir. Benjamin’in flâneur hakkindaki düsüncelerinin temelini, kent yasami karsisindaki ikirciklik ve sehirlerin melankolisine hazin bir kapilis olusturmaktadir. Bu melankoli, sehrin, tüketimin ve çok az kisiye haz saglamak için didinen çok sayida insanin açik yoksullugu ve sömürüsünün azalttigi haz ve zevk tuzaginin gerçeklesmemis büyük vaadinden kaynaklaniyor görünmektedir.
Benjamin elestirisinde, “fantazya”yi, sehrin düssel dünyasini, kapitalizmin yarattigi yanlis bilinç seklinde tanimlamaktadir. Görebiliriz, fakat dokunamayiz. Yine de, bu hayal kirikligina ugratan yanlislik -hatta aylaklarin ve fahiselerin açikça görünür sefaleti bile- estetize edilir, (Freudçu terimlerle) “taslastirilir” (cathected*) ta ki, bizim uyusturucu bir düsle altedilmemize kadar. O anlamda Benjamin, sehrin labirentinden öte bir seyi arzulayan bir ütopyaciyi anlatmaktadir. Bu ütopyacilik, 19. ve 20. yüzyillardaki “modern sehir”le ilgili çalismalarin ana temasidir. Tam olarak neyi yitirdigimizin artik açik olmamasina ve sehir kosullarinin tuhaf bir biçimde ütopyayi ve karsi ütopyayi eszamanli olarak temsil etmesine karsin, Max Weber’de, Marksist söylemde ve postmodernizm metinlerinde ayni tema bulunur: melankoli, “yitirdigimiz dünya”ya özlem.60

Benjamin’in sehir yasamiyla ilgili incelemesinde, baska bir temaya da rastlanir: kapitalist iliskilerin dogurdugu cinsel yasam. Sehir bir labirentti, flâneur ise onun cisimlesmesi. Labirentin özgül bir anlami vardir: erkek iktidarsizligi. Bu, Benjamin için “mütereddidin yurdu”dur. Çekingen birinin, bir amaca varirken izledigi yol, kolaylikla labirent biçimini alir. Iste bu labirentin bölümleri arasindaki (cinsel) gezintinin aldigi biçim, kendi doyumunu önceler.61 Röntgencilik ve metalasma, doyumun azalmasina ve ertelenmesine neden olur. Baudelaire’in hüznü, iste bununla iliskilendirilir: onun ruh durumu ya da mizaci sehre bakisini belirler. Kumar oynamak, serserice gezinmek ve koleksiyon yapmak, bütün bu etkinlikler, Benjamin’e göre, hüzünle savasmak içindir. Flâneur’un rutini yine de tamamen tekdüzedir ve Benjamin ugursuzca gözlemler yapar: “Bugün böyle insanlar için tek bir köktenci yenilik sözkonusudur ve bu daima ayni seydir: ölüm. Taslastiran huzursuzluk, Baudelaire’in yasamini tahayyül edebilmenin de formülüdür; bu öyle bir yasamdir ki, gelisme nedir bilmez.”62 Flâneur’ün gezip dolasma aliskanliginin yeknesakligi, “her zaman ayni” olan yeninin “sonsuz tekerrür”ünün bir göstergesidir. Labirentin derinlerindeki canavar Minotaur’dur **, öldürülmeyi bekleyen canavardir o. Baudelaire’in hüznü de bir tür ölümdür: “erkek iktidarsizligi- tek basinaligin belirgin simasi”.63

Böyle bir bakis açisindan yaklasinca, asla bir kadin flâneur’un olmadigi söylenebilir. Çünkü flâneur sahiden hiç varolmadi; ancak yeni metropollerde sayisiz seyin yarattigi heyecan, bezginlik ve korkunun özel bir karisiminin cisimlesmesiyle ve erkeksi kimlikte biraktigi parçalayici etkiyle varlik gösterdi. Flâneur, gerçekten de giderek Poe’nun Man of The Crowd’ina benzemeye baslar; hiç yalniz olmasa da, bir yalnizlik görüntüsüdür ve tek basina birakildiginda gözden kaybolur. O, erkek burjuva iktidarinin tam bir cisimlesmesinden çok, endisenin sürekli degisen yansimalarini tasiyan, yapisal olarak çözülen bir görüntüdür. Benjamin, onu “Sokrates’in Atina’da pazar meydanlarindaki tartismalarda kendine es olarak seçtigi aylaga” benzetir. “...Artik bir Sokrates’e rastlanmaz ve bu yüzden de o, seçilemeden öylece kalir. Hatta onun aylakligini garantileyen, kölelik de sona ermis durumdadir.”64 Yaraticiligiyla yasayarak, bir seylere tutunmadan sürüklenir durur ve anlamlandirmasini saglayacak ataerkil bir söylemden yoksun olmasi, onu yeni bir söylem yaratmaya zorlar.

KAHRAMANLIGI YENILGIDEN KURTARMAK

Flâneur, erkek iktidarinin zaferini degil, zayiflamasini gözler önüne serer. O bir gezgindir, tehdit altindaki Oedip’i cisimlestirir. Erkek bakisi, kadini, hadim olmusu yok etmede basarisizliga ugramistir. Tam tersine, gerçek kimligini saklama, erkegi yok eder. Flâneur, sehirlesmeyi niteleyen siddetli altüst oluslara çok sik yakalandigindan, istikrarsiz erkekligi temsil eder. Christine Buci-Glucksmann, arzunun Baudelaire’de “röntgencilik” ve “gizemli bir mükemmellik” arasinda kutuplastigini söylemektedir. Degisik biçimlerde de olsa, varligini sürdüren bu parçalanmanin hâlâ Viktoryen cinselligin temel bir özelligi oldugunu düsünüyoruz. Erkek iktidarsizligini olusturan sey de bu parçalanmadir ve Baudelaire’in siirinde tas ve taslasma metaforlari hep arzunun harap olmasini anlatir. (Glucksmann’a göre, bu parçalanma ayni zamanda Benjamin’in Baudelaire çözümlemesinin Lacan’ci düsünceye yaklastigini gösterir.)65

Çalkantili sanayi sehri, “kurulu sinirlari yerinden eden ve düsüncede apaçik karsitliklarin birlikteligini zorlayan”, “günahkâr” bir alandir.66 Böyle bir sey, erkegin cinsel iktidarinin çözülüsünün “mizansen”idir (mise en scéne). Sanayi sehri, meydanlarindan korkulan, isteri ve terör yaratan, basdöndürücü bir alandir. Labirent imgesi, sehir alanlarinin yarattigi tehditin farkli bir sekilde yasandigini gizler (oysa bu, insanlara kendilerini bütünüyle belirsizlikler alanina atma cesaretini sagladigindan büyük ölçüde açiktir). Ürkütücü alanlar, suç isleme, fahise olmak gibi herhangi bir seyi ve her seyi yapabilme sersemligini yasayan bireyi bastan çikarir. Günahkâr arzuya karsi tek savunma yolu, ya kendine dönmek ya da arzu nesnesini tasa dönüstürmektir. Kadinlarin sanattaki taslasmis, sabit cinsel nesneler halindeki tasarimi, bu tür bir çabaya örnek olusturabilir. Ne yazik ki, sehrin “kitlesel üretilen seyleri”, kadinlar, her zaman harekete geçmislerdir.

Flâneur, labirentte kendini göstermez; edilginlesir, kadinsilasir. Bölüntülenmis parçalarin yaziminda, kentin üzerine kendini yazdirdigi bos kagitlarda, kendini yeniden yaratir. Yaptigi seyler, kadinsi, yatistirici hareketlere benzer; ancak hâlâ tehlikededir. Birkaç korkunç ask nesnesinin minotaur’u -çökmüs bir fahise, bir çift cinsiyetli- hâlâ her kösede dolasip durur. Ve en sonunda ugursuz ve tehlikeli bir hale gelir; minatour olan artik flâneur’un kendisidir - ya da çagdas popüler kültürü bu denli ugrastiran, seri cinayetler isleyen katilin öncüsü Peter Lorre’in “M”sidir. Kuzularin Sessizligi filminde, Hannibal Lecter, açikça minotaur’u temsil eder. Lecter, kurbanlarini yer ve tipki minotaur gibi, bir labirentin ortasinda tuzaga düsürülür (her ne kadar bu, korku filmleri için klise bulmanin son çabasi olsa da).
O halde flâneuse degil, flâneur’dür görünmez olan. O, parçalanmis arzularin yoldan çikmisligini ve olanaksizligini, arzularinin nesneleriyle özdeslesmeye çalisarak ve “kahramanligi”ni bu yenilgiden çekip kurtararak gizler. “Büyük bir sehrin bilinmeyen diyarlarinda sürüp giden revaçtaki yasamin tantanasi ve binlerce yüzer gezer varolus -suçlular ve kapatilmis kadinlar- kahramanligimizin farkina varmamiz için yalnizca gözlerimizi açmamiz gerektigini kanitlar”.67 Kahramanlik, her iki cins için de, metropolün kafalari karistiran, labirentli ve korkutucu alanlarinda ayakta kalabilmektir. Böylesi bir sey ise, anonimligin kalabalik saflarindaki güzellik formlari ile sehir yasamina uygun düsen bireyselligi ayirt edebilme yetisine dayanir. Ne kadar keyfî görünse de, anlam yaratma eylemi, kendi içinde kahramanliga dönüsür.

Bugün hâlâ kapitalist iliskilerdeki yeni gelismelerin yarattigi, sehirleri biçimlendiren bir dizi yipratici degisimle kafa yoruyoruz. Bizim için önemli olan, yenilenmenin, çoktan geçmiste kalmis ayirtedici kavramlari silerek, cinsiyetçi alanlarin yeni formlarini hangi yollarla yaratabildigini dikkate almaktir.68 Planlamacilarin çogu, 19. yüzyilin sonlarinda ve 20.yüzyilin baslarinda yitik köyleri, bahçe sehirleri ve kirsal aileyi geri getirmeye çabalayip durarak, böyle bir seyi gerçeklestirmek için ugrasmislardi. Yenilikçilerin nadiren tüm bir açiklikla sorduklari ve bugün hâlâ yanitlanmamis soru, cinselligin bir varolus mu oldugu yoksa onu tam da kapitalizmin mi metalastirdigi sorusudur; sehirlerdeki yeniliklerin bunu önleyip önleyemedigi ya da önlemis olup olmadigi ve bizim bu konuda ne düsündügümüzdür. Yenilikçilerin arzularindan eninde sonunda daha gerçek olan bir sey varsa, o da, ataerkil düsünceye meydan okuyusu ve kadinlarin sehirlerde yarattiklari varolusu stoaci bir tutumla izleyen flâneur’ün tedirgin bakisidir. Tecavüz, pornografi ve cinsel tacizle ilgili çagdas tartismalar, bizim bu sorunlari hâlâ çözmemis oldugumuzu ve bunlarin kendiliginden ortadan kalkmayacagini kanitlamaktadir.

New Left Review, Ocak- Subat 1992, s. 191.




Dipnotlar

(*) Hipnozun ikinci asamasina verilen addir. Bu asamada kisi tipki bir tas gibi kaskati kesilmis durumdadir.(ç.n.)
(**) Girit’te yasadigi sanilan ve insan etiyle beslenen yari insan yari boga seklindeki canavar.(ç.n.)
1 Elizabeth Wilson, “The Sphinx in the City”, London 1991. Lynne Walker tarafindan Nisan 1991’de düzenlenen “Women ard City Spaces” konferanslarindan “Cracks in the Pavement”, beni harekete geçirici bir etki yapti. Buradaki canli tartismalara katilan herkese mütesekkirim ve Lynne Walker’a, beni davet ettigi için tesekkür ederim.
2 Avrupa ve Amerika’da sehirlesme davranislarina iliskin tartismalar için: Robert Vaughan, The Age of Great Cities, London 1843. Andrew Lees, Cities Perceived:Urban Society in European and American Though, 1820-1940, Manchester 1985.
3 Friedrich Engels, The Condition of the Working Class in England in 1844, Moskova 1962, s.56.
4 William Morris, News Form Nowhere, and Selected Writings and Designs (1890), Harmondsworth 1986, s.234-5.
5 Judith Walkowitz, Prostitution and Victorian Society: Women, Class and the State, Cambridge 1980.
6 Alexandre Parent-Duchatelet, De La Prostitution Dans La Ville De Paris, Paris 1836. “Orta mali kadinlar, ilk devrimin anarsi döneminde, kendi oyunlarina birakildilar ve denetimden uzak yasadilar; bu felâket dönemde, kendilerini her türlü düzensizlige adadilar. Böylece iblis evrensel boyutlara ulasti ve 1796’da belediyeler yeni bir düzenlemeye gittiler; ... fahiselerin kaydinin tutulmasi, fuhusun çaresiz düzensizliginin en büyük çaresi olarak görülmüstür. Zaten Polis huzuruna çikan bireylerin kimliklerinin bilinmesi gerekli degil midir?” (s.366-7, 370).
7 Alain Corbin, ”Commercial Sexuality in Nineteenth Century France: A System of Images and Regulations“, Representations, no 14, Bahar 1986, beden üzerine özel sayi, ed.Catherine Gallagher ve Thomas Lacquer.
8 William Acton, Prostitution (1857), ed. Peter Fryer, Londra 1968).
9 Josephine Butler, Memories of a Great Crusade, Londra 1896.
10 Walkowitz, Prostitution and Victorian Society.
11 Leonore Davidoff, The Best Circles: Society, Etiquette and the Season, Londra 1973.
12 Larousse’un basligi, flâneur/flâneuse seklinde, ama yalnizca flâneur’dan sözediyor. Flâneuse’ün ikinci bir anlami daha kaydedilmis: bir çesit kanepenin adi olarak, yanda da resmi var. Abartili biçimde süslenmis bir kanape, taliplerini kadinsi bir edilgenlikle buyur ediyor.
13 Anon., Le Flâneur au Salon, ou M.Bonhomme, Examen Joyeux des Tableaux, Mêlé de Vaudevilles, Paris, tarihsiz (fakat 1806’da yayinlanmis) Tony Halliday’e bana bu referansi vermesini ve benimle oldugu sürede bilgisini benimle paylasmasini saglayan cömertligi için mütesekkirim.
14 Siegfried Kracuer, Offenbach and the Paris of his Time, çev.G.David ve E.Mosbacher, London 1937.
15 A.g.e., s.23.
16 Büyük magazalarla ilgili genis bir yazin var. Örnegin, bkz. Michael Miller, The Bon Marché: Bourgeois Culture and the Department Store, 1869-1920, Londra 1981; Rosalind Williams, Dream World: Consumption in Late Nineteenth Century France, Berkeley, Ca.1982; ve Rachel Bowlby, Just Looking: Consumer Culture in Dresier, Gissing and Zola, Londra 1985.
17 Bkz. Michael Woolf ve Celina Fox, ”Pictures from the Magazines”, ed. H.J.Dyos ve M. Woolf, The Victorian City, Volume II, Londra 1985.
18 George Augustus Sala, Twice Around the Clock, Londra 1859, s.220. Paris’te, kadinlarin otobüslerin ikinci katinda yolculuk etmesine izin verilmezdi. Bkz.Susan Buck-Morss, ”The Flâneur, the Sandwichman and the Whore: the Politics of Loitering“, New German Critique, no.39,(Walter Benjamin üzerine ikinci özel sayi) Fall 1986.
19 Kracuer, Offenbach, s.66-7.
20 A.g.e.s 72.
21 Walter Benjamin, Charles Baudelaire: A Lyric Poet in the Era of High Capitalism, çev. Harry Zohn, Londra 1973, s.36.
22 Marcel Proust, ”Cities of the Plain”, Birinci Bölüm, Remembrance of Things Past, Ikinci Cilt, çev.C.K.Scott Moncrieff ve Terence Kilmartin, Londra 1981, s.627.
23 Bu görüs, Mary McIntosh tarafindan, ”The Homosexual Role”, Social Problems, vol.16, no 2, Fall 1968’de gelistirilmis, ed.Kenneth Plummer, The Making of the Modern Homosexua, Londra 1981’de tekrarlanmistir. Bkz. Alan Bray, Homosexuality in Renaissance England, London 1982; John D’Emilio, ”Capitalism and Gay Identity”, ed. Ann Snitow, Christine Stansell ve Sharon Thompson Desire: The Politics of Sexuality, Londra 1984 içinde; ve ed. Martin Bauml Duberman, Martha Vicinus ve George Chauncey Jr., Hidden from the History: Reclaiming the Gay and Lesbian Past, Harmondsworth 1990.
24 Janet Wolff, “The Invisible Flâneuse: Women and the Literature of Modernity”, Theory Culture and Society, özel sayi, “The Fate of Modernity”, cilt 2, no 3, 1985.
25 Griselda Pollock, “Modernity and the Spaces of Femininity” Griselda Pollock, Vision and Difference: Femininity, Feminism and the Histories of Art, Londra 1988 içinde.
26 Wollf, “The Invisible Flâneuse”, s.37.