Posmodernist Feminist Teori
Kökleri modernitenin ve Aydinlanma düsüncesinin derinliklerinde olan liberal feminist teorinin modernistligi[1] ile kökleri Aydinlanma düsüncesinin elestirisinde yatan radikal feminist teorinin postmodernistligi[2] arasindaki teorik gerilimin ardindan ortaya çikan postmodernist feminist teorinin temel düsünce sistemi diger feminizm formlarina göre oldukça felsefi içerimlere sahiptir.
Cinsiyet kategorilerinin sabit olmayip degisken nitelikte oldugunu ifade eden postmodernist teori sabit cinsiyet kategorilerinin ötesindeki yapisökümcü bir özne anlayisiyla birlikte feminist teori ile birlesti. Bu çerçevede epistemolojik temelini kazanan postmodernist feminist teori, esitligi ve özgürlügü hedef edinen liberal ve marksist-sosyalist feminist teorinin erkeklerle birlikte tahayyül ettigi kadin özgürlesmesi projeleri ile radikal feminist teorinin erkeklere karsi ve erkeklerden ayri bir perspektiften tahayyül ettigi ayrilikçi kadin özgürlesmesi projesine karsit olarak kadinin tarihte her zaman tarih-disi bir varlik olarak kaldigini, dolayisiyla kadinin kendisinden bahsetmenin olanakli olmadigini ileri sürmüs ve mevcut feminist teorilerin özgürlük projelerine üçüncü bir alternatif model önererek feminist teoride ufuk açici bir çizgiye erismistir.
Aydinlanma düsüncesinin, Bati düsünce tarihinin, ilerlemeci tarih anlayisinin, yapisalciligin, psikanalitik düsünce tarzinin köklü bir elestirisini yapan postmodernist feminist teorisyenlerin düsüncelerini ayri ayri ele almak konunun kavranilmasi açisindan oldukça önemlidir.
A- Héléne Cixous: Yazinin Özgürlestirici Potansiyeli
Cixous’un, karsitliklara ve siradüzenlere dayali her türden ikilikçi düsünce biçimlerine besledigi düsmanlik ile bedene yönelik disi yazi uygulamasina verdigi onay onun yaklasiminin temel karakteristikleridir. [3] Cixous, ataerkillikle mücadelenin kadinin daha çok yazmasindan ve kadin edebiyatindan yapilmasinin kadin özgürlügü için önemli ve gerekli bir yol oldugunu vurgulayarak, kadin libidosu ile kadin yazini arasinda paralellikler oldugunu ileri sürmektedir. Ayni zamanda, kültür/doga, kafa/kalp, biçim/madde, konusma/yazma gibi birtakim karsitliklari ortaya getirir ve bu karsitliklarin erkek ile kadin arasindaki karsitlikla iliskilendirir ve karsitliklardan birinin daima digerine göre üstün tutuldugunu belirtir. [4] Söz konusu karsitliklari diyalektik perspektiften degerlendiren Cixous, her bir olgunun karsiti olmadan anlam kazanamayacagini ve olumsuzlamanin olgu ya da olus için mündemiç bir zorunluluk oldugunu ifade eder. Bu diyalektik yapilar ayni zamanda ataerkil cinsel rejimin olusumunu temellendiren cinsel ayrimciligin da kökeninde mevcuttur.
Cixous ayrica, psikanalitizin fallusmerkezci (fallosentrik) perspektifini elestirerek tüm bireylerde kadinin ve erkegin bir arada bulanabileceginden; her kadinin içinde bir erkek, her erkegin içinde de bir kadinin var olabileceginden bahseder. Bu çiftcinsiyetlilik anlayisi, erkek egemen bakis açisina sahip teorilere de alternatif saglamaktadir.
Freud’un ‘kara kita’ olarak nitelendirdigi kadinin ‘ne kara, ne de kesfedilemez’ bir anlasilamazlikta olmadigini[5] ileri süren Cixous, yapisalcilar ile psikanalistlerin kendi arzularini kurumsallastirdiklarini ifade etmistir.
Cixous’un düsünce sisteminin en temel argümanlarindan biri olan ‘kadin yazininin yayginlastirilmasinin’ ataerkilligin tarihin çöplügüne atilmasinda önemli bir strateji oldugunu vurgulamistir. Kadinin tarihin içerisine dahil olabilmesi için kendi dünyasini, erotizmini ve kültürünü sürekli olarak yazmasi gerektigi üzerinde duran Cixous, bunun önceline de kadinin kendi bedenini tanimasini yerlestirmistir.
Cixous, kadinlarin ezilmesine ve susturulmasina hizmet eden bir kültür sistemini yikacak kadinca bir dile gereksinim oldugu inancindadir ve bu kadinca dil, ataerkilce dili yikmayi hedefleyen, ikili karsitliklar mantigina yer vermeyen, bir baskaldiri dili olacaktir. [6] Kadin yazisi, fark üzerinden gelisecek oldugundan, ucu açik bir metinsellik ortaya çikacak ve zihinsel karsitliklarla kurulu yapinin içinden geçmeyecektir. [7]
Cixous, yazinin bedene bagli olarak üretilip anlasildigina; genellikle zihni bedenden ayirdigimiza inanir. Pek çogumuz entelektüel bir denetim yanilsamasiyla yasiyoruz; ama burada bedenin silinmesi, sansürlenmesi ve isteri nöbeti sokulmasi pahasina bedenin denetim altina alinmasi söz konusudur. Dil ile beden arasina duydugu yakin ilgi Cixous’un bilinçdisina yönelmesine yol açar. (. . . ). Yaziya siyasal bir strateji olarak yogunlasmanin Cixous için özyasamöyküsel bir degeri bulunmaktadir. Nitekim hem bir kadin hem de bir Yahudi olarak yitirmeyi de, dislanmayi da yetesiye yasamistir Cixous. [8]
Cixous, tarihteki logosentrik ve fallosentrik isbirliginin çözünmeye basladigini ileri sürerek tüm tarihin yeniden yapilanacagini ve gelecegin hesaplanamaz olup öykülerin farkli dile gelmeye baslayacagini ifade etmektedir.
B- Luce Irigaray: Erkek Tarihin Bilinçdisi
Kadin özgürlesmesinin yazidan geçtigine inanan bir baska Fransiz postmodernist feminist teorisyen de Luce Irigaray’dir. Derrida’nin metafizigin zorunlu kildigi bastirma ve marjinallestirmelere dair açiklamasindan ilham alan Irigaray tüm dikkatini kültür tarafindan baski altina alinana yöneltmistir. O nitekim, kadinin gerek metafizik ya da felsefede ve gerekse de kültürde dislanmis oldugunu öne sürer. Bati kültürü Freud’un Totem ve Tabu’sunun baba katlinden çok daha eski olan bir ana katli üzerine insa edilmistir. [9] Bu baglamda Irigaray’in düsünsel sistemindeki özne Bati düsüncesi tarafindan görmezlikten gelinen tarihin disina itilmis kadindir.
Kadinin anlasilmasi için kadini Platon’dan bu yana dislayan tüm bir Bati felsefe geleneginin köklü bir elestirisini yapan Irigaray, dilin cinsel yapisina yönelik felsefi bir tartisma da baslatmistir. Kadinin fallik olan dilde temsil edilmedigini öne süren Irigaray, Cixous’un düsüncesindekine paralel olarak, kadinin kendiligine kavusabilmesinin yolu olarak kadin özgürlesmesini onun erkek dilinden ve dünyasindan kendisini bagimsizlastirabilmesine ve kendi dilini kurabilmesine baglar.
Bati felsefesinde arzunun yapisi erildir. Bu arzu ötekini mücadele edilmesi ve yenilmesi gereken bir nesne olarak görür. Farkli olan ayni olanla bir karsitlik iliskisi içinde ele alinir. Erkekler arasindaki iktidar iliskisi kadinsalin, ötekiligin olumsuzlanmasi temelinde sekillenir. Teoride efendi-köle mücadelesi olarak adlandirilan mücadele aslinda erkekler arasinda cereyan eden, kadinlarin özne konumuna sahip olmadiklari bir mücadeledir. Erkek diger metalar gibi metalastirdigi kadin bedenini de eril bir narsisizmin nesnesi haline getirmistir. Erkek hem kendiyle hem de diger erkeklerle iliskisinde bir dolayima ihtiyaç duyar. Kadin bu degis tokusun, geçisin, aktarimin bir araci olarak, olumsuzlanan bir araci olarak var olur. Irigaray kadinlarin bir dolaysizlik içinde yasadiklarini söyler. Erkek dünyasina ait olan özne-nesne bölünmesi kadinin dünyasina uzaktir. Irigaray aynilik ve tekillige dayali eril bedenin iktidarina karsi farklilik ve çokkatliligi içeren kadinsal bir beden yaklasimini ön plana çikarir. Eril teorik söylemin tek anlamli hakikat iddiasini çürütmek üzere bu söylemi yeniden degerlendirmeye, desifre etmeye girisir; eril iktidar sistemini bu yolla taciz etmeye, kadinin elinden haksiz olarak alinani ona tekrar iade etmeye çalisir. [10]
Kadinin dilde temsil edilmedigini tekrar tekrar ifade eden Irigaray, özgül kadinca söylemin eski/yeni sözlerini egemen düzenin çesitli sekillerde yikildigi kösetaslarina yerlestirmeye çalismistir. Buna göre, o kadin cinsel organinin biçimiyle ilgili bambaska yapilar ortaya atarak psikanalizin fallusuyla alay etmis, erkek düsüncesinin kadin için aynada olusturdugu imgeyi parçalamaya veya bosaltmaya kalkismistir. [11] Irigaray, babanin katli, oeidipus söyleniyle baslayan kurgunun içinde aslinda öldürülenin anne oldugunu belirtir. Anne ne deliligin ne de bu cinayetin bir parçasidir. [12] Irigaray’a göre psikanalizde anneyle olan iliski kara kitaya denk düstügü için kadin sürekli bir delik arzusuyla özdeslestirilmis konumdadir. Anne ile olan iliskinin bastirilacagi alan da bu noktadadir. Genel hatlariyla, Irigaray’in psikanaliz elestirisi asagidaki biçimde özetlenebilir:
a-) Diger disiplinler gibi psikanaliz de tarihsel açidan belirlenir. Bu, psikanalizin kadina karsi tutumunun da tarihsel açidan belirlendigi anlamine gelir. Psikanaliz bunu farketmedigi sürece fallusmerkezciligine iliskin önyargisi evrensel bir deger içerisinde yükseldikçe yükselir.
b-) Psikanalizi belirleyen toplumsal düzen kabul görmemis ama anonimlesmis annelik olgusunda yatar.
c-) Psikanalitik kuram kabul görmeyen, yetesiye yorumlanmamis düslemlerce çekip çevrilir. Baskalarinin düslemlerinin çözümlenmesine belli bir taban saglar, ama bu sirada kendi söylemi basat kültürel düslemleri edebilestirir. [13]
Irigaray, bu çerçevede Bati düsüncesinin ve kültürünün bilinçaltini açiga çikarmaya çalisir. Tüm Bati tarihinin bilinçaltina nüfus etmis olan erkek egosuna neyin temel sagladiginin ortaya konulmasiyla kadinin kendi tarihsel yaziminin da olanaklari gelistirilmis olacaktir. Bati düsüncesinin erkegin erkekle konustugu monolojik ve tekcinsiyetli bir uzama sahip oldugunu ifade eden Irigaray, kadinin öznelliginin maddi kosullarini açiga çikararak kadin ‘ben’inin söylemini mümkün kilma gayretindedir.
Bati kültürü özdeslik, mantik ve ussallik tasarimlari açisindan simgesel olarak tam anlamiyla eril, kadinsa ya bu kültürün disarisinda kalmis bir bosluk ya da simgelestirilemeyen bir kalintidir. Disil kendisini bu kültürde daima bir eksiklik, bir öykünme ya da bir yoksunluk olarak tanimlar. [14] Bu baglamda kadinlar, bu simgesel düzene maruz kalmasiyla altindan kalkamayacagi sorunlar silsilesi içerisine girmistir. Ancak Bati düsüncesi bu simgesel düzenin isleyis mekanizmalari ve yapilanisi yerine saptamayi ‘kadinin dogasi’ baglaminda yapip ataerkilligin yeniden üretimini saglayacak derin bir tarihsel yanilgi içerisine girer. Kiskançligin, nefretin ve rekabetin kadinlar arasinda sik görülen olgular olmasi, Irigaray’a göre ‘kadin dogasindan’ degil, kadinin bu simgesel yapilanmanin üstesinden gelebilecegi bir simgesellik insa edememis olmasindan ileri gelmektedir.
Irigaray, kadinlarin annelerinden ayrilmakta çektikleri güçlük üzerinde duran klinik görüsü kabul eder. Bu görüse göre kadinlar ben ile baskasi arasindaki ayrimin açik olmadigi, içlerinde kimliklerini yitirecekleri iliskilere girmeye bir hayli egilimlidirler. Irigaray, bu psikanalitik taniyi kadinin simgesel düzendeki konumunun bir belirtisi ya da bir sonucu olarak tasvir eder. Toplumu ve kültürü kabul etmedikleri takdirde kadinlar bir terkedilmislik, bir yüzüstü birakilmislik durumu yasarlar. [15]
Ayrica, Irigaray kadinsal olana yakin buldugu suya özel bir önem vermektedir. Kati, sabit ve mekanik olan eril öznenin bakisi karsisina akiskan ve degisken olan disil öznenin niteligini imleyen suyu koyan Irigaray, öznelerarasindaki iliskinin sabitlestirilmesine set çekerek negativiteyi barindirmayan öznenin ve nesnenin tahakkümünün olmadigi sonsuz ve akiskan bir arzunun varolusunu kadinsal olana içkin görür ve olmasi gerekeni bu sekilde yorumlar. Su nasil ki içsel ve dissal karsitliklara, sabiteye sahip olmayan sonsuz ve akiskan bir uzamsa tarih, düsünce, bedenler ve cinsellikler de öyle olmalidir. Sinirsiz öznenin sinirsiz varolusunun imkanlarini çizmeye çalisan Irigaray, Bati Felsefesinde bir dönüm noktasi olarak görülen Nietzsche’yi bu perspektifte elestirir. Irigaray’a göre Nietzsche, içindeki eril iktidara bir engel olusturmasindan ötürü sudan korkmaktadir. Su, yükseklerde, doruklarda ve temeli olan yerlerde saglam bir sekilde duran Nietzsche’nin eril güvenini sarsacak kaotikliktedir. Ancak Irigaray, felsefenin disil bir etkinlik oldugunu vurgulayarak Nietzsche’nin de karakterinin esas olarak kadinliga yatkin oldugunu ifade etmektedir. Bununla birlikte Irigaray, kadini kendi varolusunun olumlanmasi ve kendisinin bir sureti olarak görmek isteyen Nietzsche’ye elestirisinde söyle yazar:
Ama senin oyunun degil mi bu? Disarinin sürekli içeri tasinmasi? Ve senin atilabilecegin hiçbir disarinin olmamasi? O zaman benim çigligim senin çagrinin isaretinden baska bir sey degil. Ama artik sana dönmek istemiyorum. Içine girer girmez kusacaksin beni. Ve ben senin varligindaki bu gidis-gelislerden çok deniz diplerini arastirmaktan hoslaniyorum. [16]
Kadini gizli biçimde, eril kültürün ölçülebilen niceliksel bir nesnesi olarak degerlendiren Nietzsche, Irigaray için Bati felsefesinin tipolojik bir disavurumsal öznesidir. Farkli olani farkliligi ve özgüllügü içerisinde degil de, erkek tarihin bilinçdisi tarafindan daha tarih öncesinde belirlenmis ‘merkez’ine havale eden Bati felsefesini özne-içi tahakkümü ve otoriter kisiligi kurdugunun üstünde duran Irigaray, özgürlükçü bir dünya leyhine öncelikle bunu saptamanin zorunlu oldugunu ifade etmektedir. Özgürlükçü bir dünya da, bunun ardindan merkezin parçalanip sayisiz sonsuzluga bölündügü anda kurulacaktir.
Söz konusu merkezsizligi kadin öznelliginin varolussal zemini olarak gören Irigaray bunu önce kadin bedeninin etkinlik ve özgürlük alani olarak ifade etmektedir: “Kadinin neredeyse her yerinde cinsel organlari vardir. Asagi yukari her yerinden doyuma ulasir. ”[17]
C- Julia Kristeva: Cinsel Farkliliklardan Farkli Cinselliklere
Jacques Lacan ile birlikte çalismis Bulgaristan dogumlu postmodern feminist teorisyen Julia Kristeva, Lacan gibi dilbilimden ve psikanalizden önemli ölçüde etkilenmis ve Marksist teori ile Rus biçimciligini kaynastirmistir. Ayrica Kristeva diger postmodern feminist düsünürlerden Cixous ve Irigaray gibi edebiyatla, yazin alaniyla yakindan ilgilenen bir romancidir da. [18] Fallosentrik ve logosentrik Bati kültürüne Cixous ve Irigaray gibi karsi çikan Kristeva, kadinin bedensel bir dönüsümünü özgür olabilmesinin somut kosulu olarak ileri sürer.
Kristeva’ya göre kadinlarin bedensel itkileri onlarin dilinde ifade bulur. Bu dil, kesintili, siirsel, bedenin ritmiyle uyumlu bir dildir. [19] Ayrica toplumsal yapinin sembolik düzen oldugunu ifade eden Kristeva, sembolik yapilarin tüm diger yapilari sekillendirdigini savunur ve bu baglamda bu sembolik düzenin islerlik kazanmasinda dilin öncelikli ve belirleyici fenomen oldugunu ifade eder. Kristeva için sembolik düzen, babanin yasasi ve egemenliginin yapisi olarak ataerkilliktir. Ancak babanin yasasi ve egemenligi dilin ögrenilmesi ile baslar. Yani sembolik düzenin özne tarafindan algilanilmasi ve yeniden üretilmesi Oeidipal dönemin ardindan gelir. Oedipal dönemin ardindan algilanabilen sembolik düzen öznenin anlam ve deger dünyasinin biçimlenmesine temel hazirlar. Bu baglamda özne, anlamlandirma, yargilama, özdeslestirme, sorgulama, degerlendirme gibi kimi varolussal becerilere erisir. Böylece öznellik, onu biçimlendirmeye katkida bulunan sembolik düzenin tarafina egilimlesir.
Ancak Kristeva’ya göre öznenin anlam verme sürecinin evrimi yalnizca sembolik düzenin etkisiyle sinirli degildir. Burada öznenin karsisina sembolik düzenden bagimsiz olarak öteki’nin ve bilinçdisinin gölgesindeki semiyotik düzen çikar. Semiyotik düzen içerisindeki öznenin arzularinin disavurumsal alani din ve sanat gibi alanlardir. Dolayisiyla bu disavurumsal alanlar çogu zaman öteki’nin ötekilestirilmesi leyhine kurgu üretme potansiyeline sahiptir. [20]
Tarihte en çok dislanan öteki’lerden biri olarak kadin böylece ataerkil sistemin sürekli ötekilestirilen bir nesnesi haline dönüsür. Öteki olarak kadinin fallosentrik Bati düsüncesinde igrençlikle özdeslestirildigini ileri süren Kristeva, nesnelestirilmenin dogal bir kosulu oldugunu ileri sürer. [21] Bu çerçevede Kristeva’nin düsünsel sistemi çagdas filozof Emmanuel Levinas’in ‘ötekilik’ düsüncesi ile kesisir. Özne ile öteki’nin düzene oturtulamayacak alisverisi Levinas’in düsüncesinin temel problematigini olusturur ve Levinas için öteki Kristeva’nin da ifade ettigi gibi anlam ve deger dünyasinin ardindan gelir. Judith Butler’in isaret ettigi nokta ise iki düsünürün ötekilik baglamlarinin ortaklasmasini açiga vurmaktadir: Daha biz dili üstlenmeden öteki bize söz söylemis, hitap etmistir. Öteki bu anlamda söylemin kosuludur. Eger öteki yok edilirse dil de yok edilmis olacaktir, çünkü dil hitap kosullarinin disinda varkalamaz. [22]
Kristeva, iste bu perspektifin paralelinde dilsel sistemlerin olusturmus oldugu tüm yapilarin yikilmasiyla tüm kadin ve erkeklerin farkliliklarini da içinde barindiran ve cinslerin farkliligina açik akiskan, aksiyomatik ve kaygan bir özne tahayyülü kurmustur. Bu tahayyül, cinsel farkliliklarin farkli cinselliklere evrilmesi sürecine yönelik bir tahayyüldür de. Kristeva, ayrica bu tahayyülün somut kosullarinin ortaya çikmaya basladigini su ünlü sözünde ifade etmektedir: ‘Kadinin kendisi diye birsey yoktur; o henüz olusum sürecindedir. ’[23]
Semiyotik düzen ile sembolik düzenin birbirinden bagimsiz ortakliklari sonucunda olusan öznel anlam ve deger dünyasi Kristeva’ya göre, askin (transendantal) öznenin reddiyesi baglaminda ele alinabilir. Buradan da semiyotik düzenin isleyisi açiga çikartilabilir. Kristeva için dilin ontolojik zemininde parçalanmasi gereken askin özne vardir. Kristeva semiyotik olani, simgesel düzenin egemen baskici söylemini sarsabilecek anlami hem engelleyen, hem de ona izin veren sey olarak, Oedipus öncesi bilinçdisi asamaya yerlestirir. Kristeva bundan daha da ileri giderek ‘kadin’ kategorisinin kendisini reddeder. Sabit bir cins olarak ‘özsel’ bir kadina inanmayi kabul etmez ve cinsiyet kategorilerinin ötesine giden bir özne ortaya koymaya çalisir. [24] Ayrica geçmisin esitlikçi taleplerinin büyük ölçüde gerçeklestigini düsündügü için, liberal feminist teoriyi sinirlari asilmis bir çerçevede degerlendirir.
Liberal feministler Kristeva’yi, savundugu cinsel farkliligin yol açtigi gerçek sorunlari hala görmemekle ve gerçek kadinlik deneyimini nötralize etmekle elestirmektedirler. Onlara göre Kristeva kadinlari ‘ana sevecenligine’ geri gönderme tehlikesini temsil etmektedir. [25] Çünkü Kristeva’nin düsünsel yapisi büyük ölçüde cinsel ayrimin varolmadigi Oeidipus dönemi öncesi ile ilgilenmesinden ötürü cinsel farklilik sorunsalini öznenin semiyotik dönemden simgesel düzene evrilmesi sürecinde gündeme getirir. Kristeva, göstergeselin Oeidipus dönemi öncesi bir konu olduguna, oysa simgeselin Baba Yasasi’nin tahakkümü altinda bulunduguna dikkat çeker. [26]
Düsünsel sisteminin genel hatlarini bu sekilde olusturan Kristeva, ‘simgesel düzen’ kavramsallastirmasini psikanaliz ile, ‘semiyotik sistem’ kavramsallastirmasini dilbilim ile perspektifindeki genel diyalektiksel çatismaci anlayisi Marksist teoriyle feminist teoriyi kesistirerek feminist teorinin evrimsel sürecine yeni bir açilim getirmis ve feminist teorinin Queer teorisi gibi baska yönlere evrilmesine zemin hazirlamistir.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Nitekim liberal feminist teorisyenlerin basinda yer alan Mary Wollstonecraft’in 1792 tarihli Kadin Haklarinin Savunusu isimli ilk feminist manifesto niteligindeki eseri, Amerikan Bagimsizlik Bildirgesi’nde ifade edilen haklarin mevcut toplumsal kurumlar ve egemen toplumsal düzen için ciddi rahatsizliklar yaratmadan kadinlarin özgürlesmesini tasavvur eden rasyonalist ve Aydinlanmaci bir niteliktedir. Bkz: Wollstonecraft, Mary, “A Vindication of the Rights of Woman”, Dover Thrift Publication, New York, 1997.
[2] Nitekim radikal feminist teorinin izlerini açik bir biçimde queer teorisinde görebiliriz.
[3] Sarup, Madan, “Post-yapisalcilik ve Postmodernizm”, s. 161.
[4] A. g. e. s. 162.
[5] Isik, Emre, “Beden ve Toplum Kurami”, s. 77.
[6] Moran, Berna, “Edebiyat Kuramlari ve Elestiri”, Iletisim Yayinlari, 1. basim, Istanbul, 1999, s. 261.
[7] Isik, Emre, “Beden ve Toplum Kurami”, s. 78.
[8] Sarup, Madan, “Post-yapisalcilik ve Postmodernizm”, s. 165-166.
[9] Cevizci, Ahmet, “Felsefe Sözlügü”, s. 564.
[10] Çabuklu, Yasar, “Virgül - Aylik Kitap ve Elestiri Dergisi” (Öteki Olarak Kadin), 40. sayi, Mayis 2000, s. 42.
[11] Cevizci, Ahmet, “Felsefe Sözlügü”, s. 564.
[12] Isik, Emre, “Beden ve Toplum Kurami”, s. 79.
[13] Akt: Sarup, Madan, “Post-yapisalcilik ve Postmodernizm”, s. 173.
[14] A. g. e. , s. 174.
[15] A. g. e. , s. 175.
[16] Irigaray, Luce, “Nietzsche’nin Deniz Asigi” (çev: Ismail Yerguz), Kabalci Yayinevi, 1. basim, Istanbul, 2000, s. 21.
[17] Akt: Toker, Hakan, “Postu Modern Kizil Tilki”, Yapi Kredi Yayinlari, Istanbul, 1. basim, 2002, s. 33.
[18] Türkçeye çevrilmis bir romani için bkz: Kristeva, Julia, “Bizans’ta Cinayet” (çev: Aysel Bora), Yapi Kredi Yayinlari, Istanbul, 1. basim, 2005. Diger kitaplari için bkz: Time and Sense: Proust and the Experience of Literature (çev: Ross Guberman), New York: Columbia University Press, 1996. , New Maladies of the Soul (çev: Ross Guberman), New York: Columbia University Press, 1995. , Black Sun (çev: Leon Roudiez), New York: Columbia University Press, 1989. , Tales of Love (çev: Leon Roudiez), New York: Columbia University Press, 1987. , Revolution in Poetic Language, (çev: Margaret Waller), New York: Columbia University Press, 1984. , Powers of Horror, (çev: Leon Roudiez), New York: Columbia University Press, 1982. , Desire in Language, (Editör: Leon Roudiez), New York: Columbia University Press, 1980.
[19] Çabuklu, Yasar, “Postmodern Toplumda Kriz ve Siyaset” Kanat Yayinlari, Istanbul, 1. basim, 2004, s. 113.
[20] Semiyotik ve sembolik sistemlerin yeniden üretim alanlari olarak din, Kristeva’nin ifade ettigi gibi bir öteki olarak kadinin dislanma tarihinin en önemli aracidir. Kendisi de bu baglamda Yahudiligin kadinin dislanmasi ile ilgili arastirma yapmistir. Ayrica, Türkiye’de bu çerçevede gerçeklestirilmis en önemli arastirma için bkz: Berktay, Fatmagül, “Tektanrili Dinler Karsisinda Kadin – Hristiyanlik’ta ve Islamiyet’te Kadinin Statüsüne Karsilastirmali Bir Yaklasim”, Metis Yayinlari, 2. basim, Istanbul, 2000.
[21] Kristeva, Julia, “Korkunun Güçleri – Igrençlik Üzerine Deneme” (çev: Nilgün Tutal), Ayrinti Yayinlari, 1. basim, Istanbul, 2004, s. 19.
[22] Butler, Judith, “Kirilgan Hayat” (çev: Basak Ertür), Metis Yayinlari, 1. basim, Istanbul, 2005, s. 141.
[23] Appignanesi, Richard vd. , “Postmodernizm”, s. 101.
[24] A. g. e. , s. 99.
[25] A. g. e. , s. 99.
[26] Sarup, Madan, “Post-yapisalcilik ve Postmodernizm”, s. 183.
BIROL DINÇEL
|