| Gönderen: 07-Subat-2010 Saat 15:58 | Kayıtlı IP
|
|
|
70'lerin çok okuyan, sorgulayan, özgürlükçü çiçek çocukları vardı. Spartacus'un "Zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var?" sorusu onların kılavuzlarıydı. İnsanca yaşamak için sessiz kalmamaları gerektiğini biliyorlardı. Halk hareketleri, yürüyüşler; sahip olduklarının haksızca ellerinden alınmaması için başvurdukları demokratik yollardı. Sloganları net ve açıktı:“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine”
80'lere gelindiğinde düşünmek, sorgulamak artık daha büyük cezalara tabii beyin aktiviteleriydi. Sokağa çıkma yasakları, ev baskınları, sorgular, mahkemeler, hücre cezaları, polis copları, işkenceler, işkencede gelen ölümler... 12 Eylül kabusu başlamıştı. Devlet, halkının refahı için(!), kendine başkaldıran asi halkı ehlileştiriyordu. İşkence ve ölüm her yerdeydi. İşte bu noktada teorik bilgilerden sıyrılıp pratikte yaşananlara bakmak istersek; kaynak sıkıntısıyla karşılaşırız. Bugün bile “12 Eylül sonrası aslında neler oldu?” sorusuna net bir cevap verilemiyor. Murat Paker’in filmi, Kürt propagandası yapmakla birlikte, bu karanlığı küçük bir kibritle göz atma şansı verdi. Diyarbakır, 5 nolu cezaevinde yaşananların, tüm ülkede olanların küçük bir kesiti olduğunu bilerek belgeseli izledim.
Anı-röportaj tarzındaki filmi izlerken duygusal yaklaşım ve unutma risklerine karşı kısa notlar aldım.
*12 Eylül’den sonra düşünce suçluları ile adli suçluların cezaevleri ayrılmaya başlandı. Düşünce suçluları yani devlete karşı suç işleyenler askeri disiplinle eğiltileceklerdi.
*Askeri disiplin dedikleri tek tip giyinip, askeri düzende yürüyüş yapmaktan fazlasıydı. Küçük bir yanlışlık beraberinde dayak ve hücre cezası getiriyordu. Zamanla 5x10 dedikleri kalaslarla dövülmek sıradanlaşacak; fiziksel acının direnci kırmadığı yerlerde psikolojik işkenceler kendini gösterecekti.
*Diyarbakır cezaevinde Kürt kökenli ve pkk üyesi mahkumlar tutuluyordu. Tüm ülkede yaşanan işkencelere ek olarak, burada bir de Türkçe konuşma zorunluluğu vardı. Ehlileştirmenin Türkçesi: Türkçe konuşan, Allah’ını ve İstiklal Marşını bilen bireylere dönüşmek. Bu bölümde yaşlı bir Kürt kadının Türkçe olarak “Oğlum nasılsın, iyi misin?” diye ezberlemeye çalışması; ezberleyemediği için tutuklu olan oğluyla görüşememesinin aktarılması acıtıcıydı.
*İşkenceye giderken koğuşlara bir nöbetçi bırakılıyordu. Geldiklerinde yaralarını tuzlu suyla yıkayacak birinin olması için.
*İşkenceden bıktıkları için kendilerini tinerle yakan dört gencin anısına okunan Kürtçe türkü, hani derler ya, delip geçen türdendi.
*Ölüm orucunda artık ölümü bekleyen Cemal Arat’ı annesi ziyarete gelmiştir. Anne Sakine Arat oğlunun kulağına eğilip, "Oğlum nasılsın?" diye sorar. Oğul erimiş yüzünden arta kalan yarı kapalı gözlerle gülümsemeye çalışıp, Çok iyiyim ana der...
12 Eylül karabasanını başımıza saran kişinin hala ressam kisvesiyle sorgulanmadan yaşaması ve yasalar önünde tertemiz ölecek olması üzücü. Unutmamak adına, amacı her ne olursa olsun bu tür kayıtların izlenmesi önemli... Unutmak, ders ve önlem almayı engelleyen bir zehirdir. Unutmayın.
|